Semantik Sattırır !

Semantik (anlamsal ağ), sosyal medya platformlarında paylaşılan eşsiz ama neredeyse sınırsız veriyi işleyip müşterilerini tanımak isteyen markalara nasıl yardımcı olabilir bunu biraz inceleyelim derim. Ama öncelikle semantik kelimesinden biz ne anlıyoruz, ne anlama geliyor, buralara nasıl geldiğimizi irdelemek lazım.

Son ayların popüler sözü artık web 3.0 ile birlikte semantik internet çağına geçeceğiz. Makineler (bilgisayar, mobil cihazlar, vendorlar vs. ) bizi tanıyacak ve bize özel tekliflerde bulunacak. Kısmen doğru olsa semantik terimi de anlamsal olarak erozyona uğramış durumda. Bu kelimeden anlaşılan, iş dünyasının bu kelimeyi kendi alanlarına uyarlayış biçimi oldukça farklılık göstermekte. Semantik kelimesine olan merakım Hakia projesiyle başlasa da istenilen başarının yakalanamaması sonucu bir süre daha uzak kaldık.

Web 3.0’a Yumuşak Geçiş

Sosyal iletişim platformlarının yaygınlaşması ve internet kullanım alışkanlıklarının değişmesi web 2,0 döneminin ardında web 3,0 dönemine geçişi hızlandırmaktadır. Web 2,0 da bilgi paylaşımı ve üretimi yine insan merkezli olmaya devam etti. Bir farkla ki bir önceki dönemde sadece belli kesimin bilgi üretebilirken, bu dönemde isteyen her kullanıcı veri üretir, kendi radyosunu, TV kanalını, gazetesini oluşturabilir hale geldi.

Ancak artan paylaşımlar öyle bir hale geldi ki artık sınır diyebileceğimiz bir veri havuzunda boğulacak durumlara geldik. Müşterilerimiz takip ederken, onlar kendini açmaya o kadar istekli oldular ki biz bize gönüllü verdikleri verileri bile efektif kullanamaz hale geldik. Artık paylaşılan verileri bilgisayarlarında okuyup anlamlandırabildiği çağa yavaş yavaş giriyoruz.

Geçenlerde Kadir Has Üniversitesi Yeni Medya Yüksek Lisans Sosyal Medya dersine konuk olarak gelen İletken Teknoloji (Social Wire) kurucularından Selçuk Atlı verilerin nasıl anlamlandırıldığını ve bunun pazarlama faaliyetlerinde kullanılmasını anlatırken hem ürktüm hem de sevindim. Olaya tüketici olarak baktığımda internette bıraktığım veri izlerinden kişiliğin ve alışveriş alışkanlıklarımın nasıl tespit edildiğini görmek hayli ürkütücüydü. Pazarlamacı olarak baktığımda ise hedef kitleme neredeyse %100 başarı oranı ile nasıl ulaşabileceğimi görmek ve bunu eski maliyetli ama ispatlanamaz yollarla değil de hem daha az çalışma ile hem de çok daha az maliyetle yapıyor olmak oldukça sevindiriciydi.

Sosyal Ağlar Kimliğimizi Yansıtır. İsteseniz de, İstemeseniz de…

Sosyal ağlarda paylaşılan verilerin ve kurduğumuz arkadaşlıkların, arkadaşlarımızın beğendiği ve bize tavsiye ettiği markaların, onların başka arkadaşlarının onları etkilemesini ve böylece sürüp giden ilişki zincirlerini eski yöntemlerle analiz edip yorumlamayı düşünürseniz kolay gelsin der başarısızlığınızı seyretmekten başka çözüm önerim olmaz. Ama yukarıda sayılan ilişkiler ağından çok daha fazlası bilgisayar sistemleri kullanılarak inanılmaz kısa sürelerde yapılabilmekte. Uğur Özmen Hoca geçenlerde kredi kartı logları ile kişiler hakkında nasıl bilgi sahibi olunabileceğini gösteren güzel yazı yayınlamıştı. Onu biraz daha geliştirip, bilgisayar sistemleri ile otomatik yaptığımızda karşımızdaki müşterinin tüm alışveriş alışkanlıkları ve yönelimleri tespit edilebilir, gerçekten ona özel teklifler sunulup bir nevi mesaj kirliliğinin önüne geçilebilir.

Olaya etik olarak bakıldığında müşterinin herkese açık olarak paylaştığı bilgilerden yararlanıldığı ve daha özel, onu ilgilendiren mesajlar verilmeye çalışıldığı için çok da suçlanabilecek bir yöntem değil.

Data mining konusunda oldukça verimli sonuçlar elde edilebilen sistem ile iş yapış şekilleri bile değişebilir.

Semantik Sattırır

Sonuç olarak hayatımızda her gün biraz daha önem kazanan internet temelli iletişim sistemleri ile bizi yansıtan izler bırakmaya devam ediyoruz. Bu izlere anlam yükleyen sistemler geliştikçe müşterimiz veya müşteri adayımız bize gelir gelmez, arkadaşında görüp çok sevdiği sahip olmadığı bir ürünümüzü ona sunarsak neden bizden almasın. Semantik çağ diye ayrı bir çağ herhalde olmayacaktır. Amazon gibi büyük şirketlerin kullandığı sistemler teknolojinin gelişmesi ile birlikte her geçen gün hayatımıza biraz daha girmekte. Ayrı bir çağ beklemeye gerek yok. En büyük veri kaynağı Facebook bile başlı başına pazarlamacılar için bulunmaz bir hazine.

Kamil Mehmet ÖZKAN
yenimedyaci.com

, , , ,

0 Comments Short URL , , , ,

İnternet Sizi Nasıl Görüyor – Personas

 

İnternete kamilozkan'ı nasıl tanırsın diye sorum böyle cevap verdi.

 

 

Son dönemde önemi biraz olsun kavranan, online dünyadaki kimliğimiz üzerine çılgın fikirler merkezi MIT Media Lab’den ilginç proje, Personas. Kısaca internetin bizi nasıl gördüğünü görselleştiren bir yapıya sahip. Sadece adınızı girerek kullanabileceğiniz online servis, internette sizile ilgili arama sürecini başlatıyor. Hoş bir görsel şovla sizinle ilgili bulduğu tüm verileri kendi algoritması ile anlamlandırıyor. Tamalandığında ise size yatay bir barda sizin internet ortamındaki varlığınızın hangi alanlarla ilgili olduğunu gösteren bir grafik veriyor. İnternete sorsalar bu bu şahsı nasıl tanırsın diye herhalde vereceği cevap böyle bir şey olurdu herhalde. 

“Web 3,0 semantik olacak, bizi anlayacak ve bize tavsiyelerde bulunacak.” cümlelerini artık her sunumda duyar hale gelmişken Personas gibi projeler de bunu destekler nitelikte. Buradaki semantik tabi ki insana hiç bir zaman erişemeyecek olsada hesaplamanın verdiği hızla hayatımızı oldukça kolaylaştıracak gibi duruyor.

Projenin sahibi Aaron Zinman  ( http://web.media.mit.edu/~azinman adresinden siğer çalışmalarına da göz atabilirsiniz. İlginç şeyler var ) insanların online ortamdaki varlığına romansı bir bakış getirmeye çalıştığını söylüyor. Bu arada Personas sadece İngilizce dilinde analiz yapıyor. Kötü olan ise başka dilleri desteklemeyi en azından şimdilik düşünmüyorlar.

 

, , ,

0 Comments Short URL , , ,

The Aurora – Video

Aurora, izlemek gerçekten keyif verici, şaşırtıcı bir olgu.

0 Comments Short URL
No one knows everything, everyone knows something, all knowledge resides in humanity
Pierre Levy
0 Comments Short URL

Ruh ve Beden, İki Sergi

The Love Embrace of the Universe, the Earth (Mexico), Me, and Senor Xolotl

Mart ayının ortasını da çektiğimiz günlerde İstanbul sisli bir haftasonuna uyandı. Boğazdan gemiler Karadenize doğru akarken siz bu hafta sonu ne yapacağım diyorsanız birbirini tamamlayan iki güzel sergi önerim var.

İnsan denen canlının hem fiziksel hem de ruhsal alemine kısa bir dokunuş yaparak kendiniz keşfedebilirsiniz.

İlk olarak nereden başlayacağınız size kalmış ama ben biraz daha soyut taraf olan Frida Kahlo ve Diego Rivera sergisinden başlamıştım. Pera Müzesinde son günlerini geçiren sergi Frida ve Diego’nun daha önce ülkemizde hiç sergilenmemiş eserlerinden oluşuyor. Tablolardaki aşk ve hüzün sizi alıp götürürken, Frida’nın otoportlerde kendini yani bedenini nasıl gördüğüne bir göz atın. Diğer sergide size yardımcı olacak J

Bu arada Pera Müzesinde hala devam eden Çarlık Rusya’sının son dönemine ait yağlıboya tablo sergisini gezerken, tabloların canlılığı karşısında siz de benim gibi dehşete kapılabilirsiniz. Dönemin hüznünü tablolarda keşfedebilrisiniz.

Sonra İstiklal caddesinde biraz dinlenip bir kahve içebilirsiniz. Sanatın ruhumuza hafif dokunuşunu kanıksadıktan sonra Karaköy Antreponun yolunu tutun derim.

İlya Repin, Volga Kıyısında Burlaklar

Yoğun talep üzerine sürekli ertelenen bitiş tarihi (Bence en az bir yıl daha gösterimde kalmalı) ile Body Worlds sergisi. Önceleri sergilenen bedenlerin gerçek insanlara ait olduğunu duyunca benim gibi yoğun çelişkiler içinde bulabilirsiniz kendinizi. Ama içeride sergiyi gezerken bu düşünce sizi birkez bile rahatsız etmiyor.

 

Bale yapan bir vucudun zihinsel karmaşıklığını Pera’da bırakarak burada vucüdunun duruşunu, bizi bir yapan kabuğumuz bedenimizin hangi durumlara giridiğini görebiliriniz. Normal şartlarda hiç bir zaman göremeyeceğimiz iç organlarımızın neye benzediklerinde daha çok nasıl bir sistem içinde çalıştığını, dizilişlerindeki estetiği burada görebilirsiniz.

Bu arada sergiye girerken Foursquare’den check-in yapanlara arkadaşının bileti ücretsiz veriliyormuş. Check-in yapacaksanız e azından benim gibi sergiyi gezerken yapmayın, fırsatları kaçırmayın.

Sonra dönüp kendime baktım. Ben kimdim. Sahip olduğum ceset miydi Kamil M. ÖZKAN, yoksa birşeyler üreten bu cümleleri kuran Soyut bir varlık mı? Her ikisi, biri diğerinin tamamlayıcısı, her ikisine de iyi davranmak gerek.

Bu arada iki sergi içinde bu hafta son tarihler. Bir daha uzatılırlarmı bilmiyorum ama iki sergiyi bir daha görmek için yurtdışına gitmeniz gerekebilir. Hazır fırsatını bulmuşken, onlar ayanıza gelmişken kaçırmayın.

Kamil Mehmet ÖZKAN

@kamilozkan

, , , ,

0 Comments Short URL , , , ,

RIM, Mike Lazaridis, Eğitim Sistemimiz

Mike Lazaridis, ülkemizde genelde İstanbul doğumlu olduğu dışında pek de bilgi sahibi olunmayan, Blackberry cihazlarını daha çok tanıdığımız RIM firmasının kurucusu. Hakkında şöyle kısa bir araştırma yapınca hayatından çıkarılacak bir çok ders var. Ama benim değinmek istediğim nokta eğitim sisteminin bir öğrenci ve sektör üzerinde nasıl etkili olabildiğini göstermek ve ülkemizden neden dünya çapında bir proje çıkmamasının sebebini keşfetmek.

Öncelikle kendisi müthiş derecede kitap okuyan Lazaridis, 12 yaşındayken kütüphanedeki tüm bilim kitaplarını okuduğu için ödüle layık görülüyor. Kitap okuma konusunda neden bu kadar geri kaldığımıza bakmakm için eğitim sistemimizin temel amacına bakmak gerek. Ülkemizde okunan tek şeyin çoktan seçmeli sorularda verilen kısa makaleler olması iyi bir gösterge olsa gerek. Kitap okumanın muadili çok daha fazla test çözüp zamana karşı yarışmak. Bu arada o soruları da okumadan çözme yöntemleri geliştiriyoruz biz.

Mike 12 yaşında bilime bu kadar yaklaşınca gittiği lise ile öğrendiklerini pratiğe çevirmiş. Bunu da yerel işletmelerin okula bağışladıkları teknolojik cihazları karıştırarak, öğrendiği fizik ve matematik kurallarının bu cihazlarda pratiğini görüp aynı zamanda arkadaşlarına da eğitim verecek düzeye gelerek yapmış. Burada devreye cihazları kullanmak ve evine götürüp kurcalamak için izin veren öğretmen giriyor. Tek şart kullanma kılavuzunu baştan sona okumak. Öğrenciye güven aşılayan bir yol.

Ülkemizde liseye devam eden öğrencilerin tek amacı her sene yaptıkları doğru sayısını biraz daha arttırmak olunca, kitaplara konulan birkaç basit deney bile sırf vakit kaybı olduğu için öğretmen gözetiminde dahi yapılmazsa biz bu öğrencilerden nasıl yeni bir şeyler keşfetmelerini bekleyebiliriz diye soramadan edemiyorum.

Mike Lazaridis üniversiteye başladığında zaten birçok konuda bilgi sahibi, dünyayı takip eden ve gelişmelere ayak uydurmaya çalışan bir üniversite öğrencisi. GM ile yaptığı 500.000 $ lık anlaşma üniversite hayatının sona ermesi demek olsa da zaten öğreneceği herşeyi uygulamaya koymuş durumda.
Bizde ise üniversiteye girmeye hak kazansan bile yarış bitmiyor. Yazılan kitapları harfiyyen ezberleten hocaların yanında mezun olunduğunda yine bir sınav kapıya dayanmış oluyor. Bir şeyler üretmek ise hep başka bahara erteleniyor. Biz üniversite kazanan öğrencilerimizi bile hayata atılmaları için tekrar çoktan seçmeli sorular dünyasına gömerken ibretle baktığımız ülkelerde üniversite öğrencileri Microsoftlar, RIM’ler, Facebook’lar kurup okul hayatına veda etmek zorunda kalıyor.

Türkiye’de sınırları içinde doğmasına karşın Mike Lazardis’in herhangi bir Türk öğrenci ile eğitim hayatı açısından pek de ortak bir yönü olmamış. Bir tarafta özgür kılınana bir irade okuyup araştırmış, imkan bulmuş karıştırmış. Diğer tarafta tek ölçü belli süre cevaplanan test sorusu olmuş. Biri o güne kadar olmayan bir şeyleri keşfetmiş. Kafa yormuş. Başarıya ulaşmış. Üniversiteden sonra iş aramak yerine okumadan kendi işini kurmuş. Diğeri ise kendisine gösterilen yolda sabit maaşlı bir memurluk kazanabilmek için kendini tekrar kitaplara gömmüş.

Umarım bir gün bu tablo değişecek. Yeni gelen nesil bu düzeni değiştirecek. İşte o zaman biz de ülke olarak dünya çapındaki projelerimizle gurur duyuyor olacağız.

Kamil Mehmet ÖZKAN
@kamilozkan
0 Comments Short URL

Facebook Dislike Chart

Şirketler dikkat !

0 Comments Short URL

Gereğinden Fazla mı Sosyalleştik ?

Bankamatiklere gittiğinizde ekrenda veya makinanın çevresinde şöyle bir uyarı vardır. “ Sayın müşterimiz, şifreniz kişiye özeldir. Banka yetkilileri dahil hiçkimseyle paylaşmayın.” Hele bir de sesli uyarı sistemi olan bir bankamatikteyseniz bir saat kafanızı şişirir. Yine bazı insanlar görürsünüz para çekerken veya alışveriş yaparken şifrelerii göstermemek için şekilden şekile girerler. Ne de olsa özel bilgidir. Parayla ilgilidir.

İnternet ve yeni medya devrimi, bilginin demokratikleşmesi, anlık bilgi paylaşabildiğimiz sosyal ağ platformları derken, önce beğenilerimizi sonra bulunduğumuz mekanları, yetmedi yatağın içinde ne yaptığımızı anlık paylaştık. Doğmak üzere olan bebeğin twitter hesabında ebeveyni onun adına dünyaya seslendi. Artık özel duygumuzu da yitirmeye başladık. Amaç salt paylaşım olunca bilginin ne kadarının gizli ne kadarının aşikar olduğunun topuzunu fazlaca kaçırmış bulunmaktayız.

Geçenlerde Friendfeed’de severek takip ettiğim anonim karakter @aynebilim bir feed paylaştı. Ve sonrasında beni dehşete düşürecek türden bilgi akışı başlamış oldu. “KREDİ KARTI ŞİFRELERİMİZİ PAYLAŞALIM LÜTFEN J” şeklindeki feedin altına onlarca şifre yağmaya başladı. Sokakta adamı durdurup kredi kartı şifresini sorsanız yetiştiği kültüre göre size farklı seviyelerde güzel bir cevap verir. İş fiiliiyata bile dökülebilir ken insanlar sanal ortamda şifrelerini hiç düşünmeden paylaşmaya başladılar.

Bilgi paylaşımı, sosyalleşmek o kadar ilerlemişti ki artık bizim için hayati önem taşıyan şeyleri bile paylaşır olduk. En son baktığımda 232 tane yorum vardı ve birçoğu şifre içeriyordu. İnsanların paylaşımda ulaştıkları noktayı bize gösterdiği için @aynebilim ‘i tebrik etmekten başka bir seçeneğim olduğunu düşünmüyorum.

Kamil Mehmet ÖZKAN

@kamilozkan

 

, , ,

1 Comments Short URL , , ,