Havaalanında Bir Hafta [Kitap]

“Bir Marslı medeniyetimizi tanımak için tek bir yeri ziyaret etmek isteseydi onu bir havalalnına götürmek yeterdi. Teknolojiye duyduğumuz sadaketten dolayı doğayı tahrip etmemize, karşılıklı iletişimimizden seyahat etmeyi seyahat etmeyi romaktikleştirmemize kadar herşeyi bulabilirdi burada.”  Diyor Alain De Botton, havaalanında sınırsız yetkili olarak geçirdiği bir hafta sonunda kaleme aldığı kitabında. Kitabın adı doğal olarak “A Week at the Airport, A Heatrow Dairy”, Havaalanında Bir Hafta, adıyla da Türkçe baskısı kitapçılardan elde edilebilir.

Kimimizin bazen bir saat, bazen de olağandışı aksiliklerden ötürü 24 saatini geçirdiği havaalanında cereyan eden yaşamı bir filozofun, iyi bir gözlemci, yer küre hakkında bir çoğumuzdan daha fazla bilgisi olan bir yazarın gözünden okumak gerçekten heyecan verici. Seyahat etmenin en asi yolu olan uçmanın başlangıç ve bitiş noktası olan havaalanında yaşananları, çalışanların psikolojilerini, önünden durmadan geçtiğimiz free shopları farkı bir gözle incelememizi sağlıyor yazar, aynı zamanda kendi de yeni şeyler keşfediyor okuyucu ile birlikte.

Alain deBotton ülkemizde daha çok aşk üzerine yazdığı kitaplarla tanınsada benim hayatıma önce Tempo dergisindeki köşesiyle kısa bir giriş yaptıktan yıllar sonra Skylife’da tatil üzerine yazdığı enfes bir yazıyla tekrar girdi. Modern çağın genç filozofu kurduğu ağdalı ama anlaşılabilir, ufuk açıcı cümlelerle sizi sıkmadan, edebiyatın, kelime oyunlarının güzellini gösteriyor.

Özellikle havaalanlarını sık kullannanların okuması gereken, belgesel tadında bir şahaser Havaalanında bir Hafta. 107 sayfalık kitap ister 2-3 saatlik uçak yolculuğunda, isterseniz soğuk bir kış akşamında porselen demlikte demlediğiniz taze bir çay eşliğinde bir yudumda bitecek türden.  Bu satırları yazarken ofin camında Yeşilköy Havaalanını, inen ve kalkan uçakları farklı bir bakışla gözlemleye başladım. Yazarın yerinde olmak, elimde kağıt kalemle bir hafta bende havaalanını incelemek istedim doğrusu.

Kamil Mehmet ÖZKAN

yenimedyacı

 

 

 

, ,

0 Comments Short URL , ,

Siber Kültür & Tarih & İnternet

Osmanlı devleti neden 1699’dan sonra gerilemeye başlamıştır? Sanayi devrimini neden kaçırdı?
O yıllara baktığımızda ordunun yapısı tımarlı sipahilerden oluşuyordu. Tımarlı sipahiler ise kendilerine tahsis edilen topraklardan ticari ürünlerin veriglerini alarak Tımar sahipleri tarafından beslenen atlı askerlerden oluşuyordu.

Yaklaşık 50 bin tımar sahibi ortalam 4 tımarlı sipahiden 200 bin kişilik bir orduyu eğitip besliyordu. Yeni topraklar alındıkça da yeni tımarla açılıyor, hem ordu artıyor hem de toprakların denetimi sağlanmış oluyordu.

İlk tetiği Osmanlılar bulmasına karşın çok da üzerine gitmemişlerdi. Çünkü bir atış yapıldıktan sonra tekrar atış yapabilmek için uzunca bir süre hazırlık yapılması gerekiyordu. Bu da savaş anı için çok da pratik bir çözüm sunmuyordu. Zaten önden akın eden tımarlı sipahiler giydikleri çevik savaş kıyafetleri ve atları sayesinde çok hızlı bir şekilde ilerleyip düşmanı mağlup duruma düşürebiliyorlardı.

Avrupalılar ise bu durumdan oldukça rahatsızdı. Osmanlı Devleti ilerledikçe ilerliyordu. Viyana yakınlarına kadar gelmişti. Bir çözüm üretilmesi gerekiyordu. 30 yıllık bir ar-ge sonrası Lineer Ordu sistemini geliştirdiler. Bu sistemde silah doldurma işlemi adım adım belirlenmiş, yanyana zuunca dizilmiş askerlerden altı (daha sonra üçe düşecek) sıradan oluşan ordu atışını yaptıktan sonra belirlenen adımları gerçekleştirerek en arka sıraya geçer. Bu sırada ikinci sıradakiler atış etmektedir. Böylece atışda devamlılık sağlanmış olur ve düşman kılıçla mücadele seviyesine daha gelemeden dağıtılmış olur.

Avrupalıların bu sistemi kulllanmaya başlamasından sonra Osmanlı Devletinin ilerlemesi durmuştur. Savaşta başarısız olan tımarlı sipahilerden tımarlar alınmaya başlayınca onlar da geri dönemeyip dağa çıkmışlar, haraç kesmeye başlamışlar, Celali isyanını başlatmışlardır.

Daha sonra Yeniçerileri kullanmya çalışmışlarsa da onlar yapı olarak hazır olmadıklarından bir süre sonra ortalık karışmış, onlarda kaldırılmıştır. Böylece 1699’dan Birinci Dünya Savaşına kadar neredeyse hiç bir savaşta Türk ordusu düşmanla birebir karşı karşıya gelemeiştir. Gelse galip gelecektir fakat Lineer ordu sistemi ile bu çok da mümkün olamamıştır. Birinci Dünya savaşında ise gereken başarı elde edilmiştir.

Şimdi yüzyıllardır devam eden bu lineer savaş internet ortamının önem kazanması ile birlikte önemini yitirmeye başlamıştır. Internetin özgür yapısı gereği her bir IP diğeri ile aynıdır. İnterneti kullanan her birey yaş,dil,din,ırk, sosyal statü, şirketin büyüklüğü, her ne olursa olsun aynı haklara sahiptir. Gerekli parametleri sağlarsa bir şahıs, koca bir holdingin önünde Google’da karşınıza çıkar. İşte bazılarının çekemediği bu nokta onlar kabul etse de, etmese de böyle devam edecektir. İşte o zaman bugüna kadar kazanılmış hakları(!)  ile üstünlük elde edenler, er meydanı olan internette gerekli atılımı yapamadıkları için yenilmeye mahkum kalacaklarıdır.

Kamil Mehmet ÖZKAN
yenimedyacı
( Burada yer alan hikaye ve ana fikir Cemil Türün tarafından Siber Kültür
dersinde anlatılmış olup, bu yazı bir öğrencinin ders notları niteliğindedir. )

, ,

2 Comments Short URL , ,
Advertising is an environmental striptease for a world of abundance.
Marshall McLuhan

, ,

0 Comments Short URL , ,

İnternet Oral Kültürdür !

İnternet hayatımızın vazgeçilmez parçası, artık hava, su, internet sonra da gıda geliyor yaşamamız için. Sosyal medya ise 4-5 yıl önce hayatımıza giren, internetin iletişim için kullanmanın yeni yolu.

35 milyondan fazla internet kullanıcısı ve Facebakers’a göre 26 milyondan fazla da facebook üyesiyle Türkiye interneti ( sosyal medyayı ) en aktif kullanan ülkelerden. Neden ? Uzun süredir kafamı kurcalayan soruydu bu. Neden benim halkım ingilizce bilmemesine rağmen yabancı dildeki bir siteyi kullanmaya başladı. Facebook yeni yeni popüler olduğu günlerde çevremden beni yakalayan birçok insan Facebook hesabı açıp, gerekli ayarları yapmamı rica ediyordu. Facebook kadar olmasa da Twitter’ın bile hala Türkçe sitesi olmamasına rağmen ingilizce konuşamayan milyonlarca üyesi var.

Bu sorular beni meşgul ederken geçenlerde Hocam Cemil Türün’ün açıklamarıyla kafamda havai fişekler parlamaya başladı :) Kendisi Siber Kültür dersini 1993 yılında ülkemizde(yanılmıyorsam Dünyada da) ilk defa vermeye başlamış, bu konuda taşan bir hoca. İnternet oral bir iletişim yapısına sahiptir cümlesi her şeyi açıklıyordu. Biz de millet olarak oral iletişim iletişim biçimini yüzyıllardır benimsememiş miydik? Hikayelerimizi kitaplarla değil ozanlarla nesilden nesile aktarır, yazmaktan ve okumaktan çok konuşmayı tercih ederiz.

İnternet oral kültürün tüm özelliklerini sağlıyordu. Her ne kadar yazılı olarak görülse de yapı itibari ile internet ortamında yazdığınız bir şeyi istediğiniz zaman kaldırabilirsiniz. Ama kitaba yazdığınız bir cümleyi kaldırmanız için hepsini toplayıp imha etmeniz gerekli. Sosyal ağlar ise bizim yüzyıllardır alışık olduğumuz hikayeyi oral yollardan aktarma konusunda tam uyan bir mecra olarak yeterince ilgiyi gördü. Görmeye de devam ediyor. Karşımızdakine sesler ile değilde çoğu zaman anlık olarak yazı ile ulaştık. Duygularımızı fotolarına like atarak (değişik bir deyim ama tam yerinde kullanıldı) belirttik.

İnternetin oral iletişimin DNA’sını taşıması neden millet olarak bizim yoğun şekilde internete ilgi gösterdiğimiz açıklıyor. Bende zihnimi meşgul eden bu önemli soruya mükemmel şekilde cevap veren hocama teşekkür ediyorum.

Kamil Mehmet ÖZKAN

yenimedyaci.com

Görsel: http://cahit.hayalet.net/blog/843/sesli-mobil-reklam-hizmeti-turkiyede-ilk/

, , , , ,

0 Comments Short URL , , , , ,

Mutlu-luk Nerede ?

Hayır ! Abdulah Oğuz’un filminden bahsetmiyorum. Bu elde ettiğimiz ama farkına varamadığımız değerli anların hikayesidir.
Dün uzun süredir görmediğim bir arkadaşım mutlu musun ? diye sorunca direkt olarak mutsuzum, deyip sebeplerini saymaya başladım. 3 dk. Sonra ise içim içimi yemeye başladı. Neden mutsuzdum. Neyim eksikti. Veya mutlu olmak için neye sahip olmama gerekiyordu.
Geçenlerde katıldığım TedxReset konferansında Sevgili Yankı Yazgan’ın söyledikleri hemen aklıma geliverdi. Hani eski okul fotolarına bakıp ne kadar da mutluyduk o günler diyen biz bugün tüm ilköğretim öğrencilerine sorsak mutlu musunuz diye acaba kaç çocuk ben mutluyum der.
Bizler bulunduğumuz anı yaşayamadığımız tam hakkıyla yaşamadığımız için hep eski günlerde ne kadar da mutlu olduğmuzdan bahsedip duruyoruz. Halbuki bir an şöyle bir durup kendimize dönsek aldığımız nefesi hissedip “ânı”yaşabilsek bugün bile ne kadar mutlu veya mutsuz olduğumuzu hissedebileceğiz.
Geleceğe yönelik kaygılarımız umutsuzluğa dönüşeceğine, daha iyiye ulaşmak için çabalamaya dönüşse emin olunuz ki gelecekte de mutlu olacağız. Devamlı bir mutsuzluk içerisinde olan bizler neden elimizdeki güzelliklerin kıymetini bilmeyip ulaşamadığımız şeyler için şu an içinde bulunduğumuz ânı mahvediyoruz.

Kamil Mehmet ÖZKAN

yenimedyaci.com

Görsel: http://bipolarblast.wordpress.com/2010/01/20/happiness/

, , ,

1 Comments Short URL , , ,

Süper Beyinlerin Kalbi Teknoloji Sektöründe Atıyor

Herkesin hayalinde çalışmak için can attığı şirketler vardır. Kimisi bu hayaline ulaşır, kimisi ise sadece içinden istemekle yetinir. Glassdoor’un geçenlerde yayınladığı ABD’de çalışmak için en iyi 25 şirket listesini aşağıda bulabilirsiniz.

Business Insider’da yer alan habere ise http://read.bi/eRvWwC ‘dan ulaşabilirsiniz. Her şirket hakkında artı ve eksi yönleri haberde ele alınmış.

Teknoloji Sektörü Aslan Payı Alıyor

Employer Branding ülkemizde çok anlaşılmayan bir kavram olsa da yurtdışında şirketler bu konuda çok önemli çalışmalar yapıyor. Bir proje için çalışmalarını yakından izlediğim P&G’nin 5. Sırada yer alması tesadüf değil. Kaliteli çalışanı kendine çekmek için şirketin sahip olduğu karizma olarak özetleyebileceğimiz employer branding konusunda teknoloji şirketleri bir adım önde yer alıyor. 25 şirketlik listeye baktığımızda 5 tanesinin önde gelen teknoloji şirketi olması bunu kanıtlar nitelikte.

Google kampüsüyle, Apple kendine has büyüsüyle,Qualcomm ise son dönemdeki atakları ile, Intel ve Microsoft ise sektörün bel kemikleri olması sebebiyle nitelikli mühendislerin ve işletmecilerin göz bebeği olmuş durumda.

İyi okullardan mezun olmuş nitelikli kadroları kadrolarınıza kattığınız sürece inovasyon ve büyüme hızınızı arttırabildiğiniz günümüzde şirketler yurtdışında büyük çaba içerisinde.

Ülkemizde ise bu konuda yeterli seviyede çaba sarfeden çok da şirket yok. Beni beğenmeyen adama benimde ihtiyacım yok, deyip kaliteli istihdam sağlayamayan kurumsallaşamamış ama devleşmiş şirketlerle dolu etrafımız. Umarım yurdum şirketleri de employer branding kavramının önemini biran önce anlarla da beyin göçleri yaşanmaya, kişiler mutsuz oldukları şirketlerde çalışmaya devam etmezler.

Tabi bunu birkaç üniversitede stand açıp birkaç form doldurtmakla yapamazlar. Öğrenciler artık yemiyor. Bununda farkına varsınlar. Madem ki bu işe giriştik, bir daha ki yazımı da Türkiye’de gençler hangi şirketlerde çalışmak istiyor ona bakalım.

ABD’de En Çok Çalışılmak İstenen Şirketler

#1 Southwest Airlines

#2 General Mills

#3 Biogen Idec

#4 Google

#5 Procter & Gamble

#6 Southern Company

#7 Colgate-Palmolive

#8 Apple

#9 Goldman Sachs

#10 Monsanto

#11 Continental Airlines

#12 Fluor

#13 Northwestern Mutual

#14 Qualcomm

#15 Publix

#16 Chevron

#17 Unum

#18 Costco

#19 General Electric

#20 FedEx

#21 American Express

#22 Travelers

#23 Intel

#24 State Farm

#25 Microsoft

Kamil Mehmet ÖZKAN

www.yenimedyaci.com

www.intellectime.com

Resim: www.mashable.com 

, , ,

0 Comments Short URL , , ,

18 Cümlede TEDXRESET İstanbul

  1. Yaklaşık 500 katılımcı, 24 sunum, 2 kahve arası ve 1 öğle yemeği ile 10 saat içinde beyinler RESET’lendi.
  2. What if…? temasıyla yapılan sunumlarda hem konuşmacılar, hem dinleyiciler ya bize söylendiği gibi değilse? sorusunu kendine defalarca sordu.
  3. Ali Üstündağ ev sahibi olması sebebiyle gün boyu içine sığmayan heyecanını bizlerle paylaştı, büyük alkışları hak etti.
  4. Dr.Quantum modern fiziği sufizmle birleştirerek kuantum fiziğini belki de en anlaşılabilir biçimde anlattı.
  5. Dr. Yankı Yazgan ise genelde mutluluğun geçmişe olan özlem olarak algılandığını, önemli olanın ise bulunduğumuz anda mutlu olduğumuzu hissedebilmek olduğunu bize gösterdi.
  6. Erdil Yaşaroğlu karikatürü nasıl çizdiğini anlatırken sunumuna eklediği canlı performansla(şarkı söylemedi ) gülmekten de kırıp geçirdi.
  7. Transiberia ise geleneksel ile modern müzik türünü biraraya getirerek bizi Hakasyanın bozkırlarına aldı götürdü.
  8. Dilara Erbay ise taze kakao çekirdekleri ile gerçek çikolata keyfini yaşatırken sadece yemek yaparken değil, toplama kampında bile eğlenebileceğini kanıtladı.
  9. Mert Gökalp üç tarafımızı çeviren ama nedense hiç bilmediğimiz denizlerin derinliklerine aşık etti.
  10. Nam-ı diğer ekipler amiri Serdar Kuzuloğlu hiç nefes almadan siyasilerin bile ancak 3 saatte yapabilecekleri konuşmayı 18 dk’ya sığdırarak rekor kırdı.
  11. Özcan Yüksek’in masallarından sonra Demet Tuncer’in şarkısının öyküsü bizi derinlere bir yere çekti.
  12. Hacı Ormanoğlu ise 9 öğrenci ile neler yapılabilceğini adeta yüzümüze vurdu, ayakta alkışladık.
  13. Trung Le ise uzaklardan gelerek bize eğitimde farklı metodların da çok çok daha başarılı olabileceğini gösterdi.
  14. Ahmet Şefik Öngün ise Pekin’den Paris’e öğrenciler için katettiği yollarda bulduğu mutlluluğu paylaştı bizimle.
  15. Aziz Kedi ise başarının ve başarısızlığın birbirine karıştığı hayatında bizi oturduğumuz yere çaktı.
  16. 4 tane TED videosu ise hızımızı kesmedi, aksine çoğalttı.
  17. Fatoş Karahasan TED’in 10 emriyle günün değerlendirmesini ve kısa bir özetini 18 dakikaya sığdırdı.
  18. Gün sonunda herkes 24 sunumun, birbirinden değerli binlerce fikirlerin bombardımanından RESETlenmiş olarak kendini dışarıya attı.

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

2 Comments Short URL , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,