Bildiğimiz İş Dünyanın Sonu: Cluetrain Manifestosu Dijital Dönüşüm

Cluetrain Manifestosu: “Dünyanın insanları… Güçlü bir küresel sohbet başlamış durumda. İnternet sayesinde insanlar güncel bilgileri paylaşmanın yeni yollarını baş döndürücü bir hızla keşfediyor. Bunun doğrudan bir sonucu olarak da pazarlar akıllanıyor ve hatta çoğu şirketten daha hızlı akıllanıyor.

Bu pazarlar konuşmadan ibaret. Pazarın üyeleri doğal, açık, samimi, doğrudan, komik ve çoğu kez de şaşırtıcı bir dilde iletişim kuruyor. Anlatırken, şikayet ederken, şaka yaparken veya ciddi konuşurken bile insan sesi gerçektir. Taklit edilemez.

Halbuki çoğu şirket, sadece misyon ifadelerinin, pazarlama broşürlerinin veya santral telefonu meşgul olduğunda tekrarlanan nakaratların sakinleştirici ve mizahtan uzak monotonluğundan ileri gidemez. Aynı ses tonu, aynı yalanlar. Bütünleşmiş pazarların kendilerine uygun şekilde konuşmayı beceremeyen veya bunu istemeyen şirketlere saygı duymamasına şaşırmamak gerek.
…” diye başlıyor.

Bu cümleler bugün pazarlama ve iletişim sektöründe bulunan çoğunluk tarafından kabul edilecektir. Çünkü, sosyal medyanın yaygın olduğu, kullanıcıların mobil cihazlarını her 10 dakikada bir kontrol ettiği bir dönemde, iletişimde sınırların kalktığı, sınırsız müşteriye erişimin çok kolay olduğu çağda. Bahsedilen sohbet ortamı zaten yaşanıyor. Gayet normal, bildiğimiz şeyler değil mi?

O zaman daha fazla reklam verelim. Kimsenin varlığından haberdar bile olmadığı ama arka tarafta sayaçların katlanarak döndüğü banner reklamlar olsun. Fenomen kampanyası yapalım. Konu alakasız olabilir ama erişimi çok fazla. WOMM (Word of Mouth Marketing) en etkili silah. Bu silahı düşmanımız, pardon velinimetimiz müşteriler üzerinde kullanalım. Bir hashtag oluşturup sohbeti bir başlık altında toplayalım. Ama içinde markamızın adı da geçsin. Herkes bizi konuşsun. Bir de olumsuz yorumları yok edelim. Bizim sunduğumuz hizmete layık olmayanlar onlar… Bu tarz konuşmaların uzayıp gittiği, hemen her gün toplantı odalarından yükseldiği, ajans ve marka ekiplerinin birbirlerini bu yöntemle motive ettiği bir dönemdeyiz.

Cluetrain Manifesto‘su, sosyal medya platformlarından, bloglardan, web 2.0’dan, mobil cihazlardan hatta internet balonundan çok önce, 1999 yılında farklı şehirler yaşayan dört teknoloji meraklısı ve uzmanın internet üzerinden gerçekleştirdikleri, internetin iş dünyasını ve toplumları nasıl dönüştüreceğine yönelik sohbetleri sonrasında ortaya çıktı.  Bildiğimiz iş dünyasının sonunun geldiğini, insanların artık kendi aralarında sınırsız şekilde konuşmaya başladığını, şirketlerin ise yapay söylemlerle bu sohbete dâhil olamadıkları ve eninde sonunda dönüşmeye veya yok olmaya mahkum olduklarını açıkça gözler önüne seren 95 maddeden oluşmaktadır.

Cluetrain.com sitesi üzerinden yayınlanır yayınlanmaz büyük ilgi gören Manifesto binlerce kişi tarafından imzalandı. İmzalayanlar arasında akademisyenler, pazarlama guruları, mühendisler, öğrenciler, ev hanımları, politikacılar gibi hemen her kesimden insan vardı. Çünkü internette sohbete dâhil olan herkes artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını biliyordu. Sadece şirketler, saklandıkları kurumsal kalelerin ardında, tüzel kişiliklerine güvenerek belki de, bu değişimin farkına varmak istemedi. Hâlâ da olayın vehametinin farkına varmış değiller demek çok da yanlış olmaz. En azından pek çoğu için…

Cluetrain Manifestosu yayınlanmasının üzerinden geçen 19 yıl sonunda baktığımızda, yer alan pek çok maddenin hâlâ geçerliliğini koruduğunu görebildiğimiz bir kehanet gibi duruyor. Sosyal medya platformları ile miyarlarca insan ağda birbiri ile iletişim kurdu ve manifestoda belirtilen pazar, sohbetlerden oluşur önermesi gerçekleşti. Ancak manifestoda eleştirilen ve sohbete gerçek anlamda katılmayı beceremeyen şirketler bu sohbeti sadece kendi soğuk reklam mesajlarını iletmek için bir fırsat olarak görmektedir. Sohbete katılmak yerine hala güçlü oldukları sanayi dönemindeki gibi işlerinin yolunda gideceğini varsaymaktalar. Tek taraflı iletişimlerini sürdürmeye devam etmeye çalışmaktadırlar. Bildiğimiz iş dünyasının sonu maalesef geldi. Dönüşüm başladı. Hem de öyle tek günde geçecek bir fırtına gibi değil, seneler sürecek bir fırtınanın içerisinde iş dünyası. Bir yanda birbiri ile sınırsız iletişimi olan müşteriler ve çalışanlar, diğer yanda korumaya çalıştıkları sanayi döneminden kalma anlamsız sınırlar ve iletişimden uzak yapılar.

İş dünyası bunu kendi kendine yaptı aslında. Askeri amaçlarla başlayan Arpanet ağı bir grup teknoloji meraklısının elinde internet dediğimiz kavrama dönüştü. Dünyanın her yerinden binlerce insan hiç de kolay olmayan yöntemlerle burasını kendi sohbet alanı olarak geliştirdi. Kimisi evine kurduğu sunucularla katıldı bu sisteme, kimi yazılar yazdı, kimi elindeki kaynakları yükledi. Bir süre sonra bu gelişim ivmesi o kadar arttı ki şirketler bu yeni oyun alanını fark ettiklerinde iş işten geçmiş. Aslında hâlâ tam olarak anlayabilmiş değiller. İnternetin sadece daha fazla insana ürün gösterip onlara daha fazla ürün satmaya çalışmanın dijitalleşme olduğunu düşünüyorlar. Sohbete katılmayı bir becerebilseler aslında pazar dedikleri yerde ürünlerini geliştirmek, satmak ve yaymak için ihtiyaçları olan tüm bilgiler konuşuluyor. Sadece onlar farkında değil. Bu dinlememe hastalığı şirketlerden kişilere de geçmiş durumda. Geçtiğimiz hafta bu konuya değinmiştim.

Gündem içinde takılıp kalınca işin aslını ve temelini sorgulamayı unutan bir modern çağ insanı için önemli tespitler de yer alıyor Cluetrain Manifestosu’nda. Pazar, ticaret, alışveriş kavramları binlerce yıldır varlar. Zaman zaman kullanılan araçlar değişse de temelde yapılan mübadele aynı esaslar üzerine dayanıyor. Sanayi Devrimi ve sonrasındaki ekonomik düzenle kaybolan pazarda sohbet kavramı internet ile birlikte hayatımıza tekrar geri döndü. Artık üreticiyle direkt iletişime geçip, bize özel bir ürün siparişi verebiliyor, ürün hakkında uzun sohbetler yapabiliyoruz. Sanayi dönemi şirket-müşteri ilişki kuralları kökten yıkılmış durumda.

Doc Searls, Christopher Locke, Rick Levine ve David Weinberger‘in 2000’li yıllarda yaşaşan ilk internet balonundan hemen önce yayınladıkları 95 maddelik manifesto pek çok yönüyle günümüzde de geçerliğini koruyor. 2009 yılında 10. yıl özel baskısı için yazarların yeniden gözden geçirdiği kitaba göz atmanızda fayda var. Tom Peters‘ın deyimiyle eğer sinirleriniz bozulduysa bu kesinlikle iyi bir şey.

Aşağıda Cluetrain Manifestosu‘nun asansör özetini bulabilirsiniz. Tüm manifestoya www.cluetrain.com adresinden erişebilirsiniz. Ancak ilk 3 maddeyi buraya da yazmak istiyorum.

1- Pazarlar konuşmalardan oluşur.
2- Pazarlar demografik bölgelerden değil insanlardan oluşur.
3- İnsanlar arasındaki sohbetler insancadır. İnsan sesiyle yapılır.

Asansör Özeti

“Ne zaman bağlantılı pazarlar kurum içi ağlarla birbirine bağlanmış çalışanlarla karşılaştığında, internetin yarattığı sürekli bağlantı, işinizin içini ve dışını, yani hedef pazarınızı ve çalışanlarınızı dönüştürüyor.

İnternet aracılığıyla hedef pazarınızdaki insanlar birbirleriyle konuşmak için yeni yollar keşfediyor. İşiniz hakkında konuşuyorlar. Birbirlerine gerçekten insani seslerle gerçekleri anlatıyorlar.

Kurum içi ağlar ile en iyi çalışanlarınızı organizasyon şeması dışında birbirine bağlıyor. Bunlar inanılmaz ölçüde üretken ve yenilikçi. Birbirlerine gerçekten insani seslerle gerçekleri anlatıyorlar.

Pazarlarınız ve çalışanlarınız arasında yeni bir sohbet gelişiyor. Bu onları daha akıllı hale getiriyor ve insani seslerini yeniden keşfetmelerini sağlıyor.

Şimdi önünüzde iki seçenek var. Ya göstermelik kurumsal dil ve gösterişli broşürlerin ardına saklanırsınız.

Ya da sohbete katılırsınız.”

Kamil Mehmet ÖZKAN


Sosyal Ağlarda Birbirimizi Dinlemiyor Sadece Boşa Konuşuyoruz Yaşam / Yeni Medya

En son hangi konuda tweet attınız? Yeni öğrendiğiniz bir bilgiyi mi paylaştınız, yoksa bir konu hakkında görüşlerinizi mi belirttiniz? Eğer öğrendiğiniz bilgiyi sizin gibi düşünen kişiler için paylaştıysanız sıkıntı yok. Ancak bir konu hakkındaki eleştiri ve görüşünüzü o konuda farklı görüşte olduğunuz kesim için attıysanız mesaj verme çabanız boşuna gitti. Çünkü o kesim sizi dinlemiyor tıpkı sizin de onları dinlemediğiniz gibi. Sadece sizin gibi düşünen insanlar için gürültü yapıyorsunuz. Merak etmeyin çoğu bu durumdan rahatsız değil. Sizin gibi hareket ediyorlar. Aşağıdaki gerçek tweetlerin incelenmesi sonrasında görselleştirilmiş grafiğin çok açık seçik ortaya koyduğu gibi.

Twitter ile ilk tanışmamı hatırlıyorum. Teknoloji ve pazarlama haberleri yayını yapan hesapları takip edip her girdiğimde yepyeni bilgilerle karşılaşmak acayip hoşuma gitmişti. Bir gelişme oluyor ve siz onu yeri geliyor haber sitelerinden önce öğreniyorsunuz. Önemli olaylar meydana geliyor, birileri anında sms yazar gibi tweet atıyor ve hemen tüm dünyanın haberi oluyor. Sihirli bir araç gibiydi. Hani ilk zamanlarda dutluk da değildi Twitter ama çok daha seviyeli bir kullanıcı kitlesi vardı. Amaçları daha çok bilgi almak ve paylaşmak olan kesim yoğunluktaydı da diyebiliriz. Daha sonra ülkemiz için Gezi Olayları, öncesinde Ortadoğu için Arap Baharı ile başlayan günümüzde pek çok ülkede yoğun olarak maruz kaldıkları ve politik merkezli tartışmalardan muzdarip olduğu durum gerçekleşti. Mecra politikleşti, söylemler kutuplaştı. Sadece siyaset de değil. Toplumu ve dünyayı ilgilendiren her konuda karşıt fikirlerin yer aldığı yer haline geldi. Kendi siyasi, politik veya dünya görünüşünün savaşını bu mecra üzerinden karşıt görüşlere karşı vermek normalleşirken amacı bilgi edinmek olan kişiler yeri geldi linç edildi. Sadece Twitter değil diğer sosyal medya platformları da aynı dönüşümden nasibini aldı. Ben ve benim gibiler için bu mecraların en önemli faydası ortadan kalkmış oldu.

Yıllardır yapılan benzer araştırmalarda hep aynı sonuç çıkıyor. Çoğu zaman sosyal ağları sadece konuşmak için kullanıyoruz. Dinlemek, empati kurmak, başkalarının fikirlerinin de haklı yönlerinin olabileceği düşüncesi nedense klavye başındaki fikir savunucularının hiç aklına gelmiyor. Normal kullanıcılar olarak biz de zaman zaman dinlemeyi unutuyoruz. Ancak gerçekte olan sizin başkaları için hazırladığınız o ağdalı eleştirel düşünceler aslında karşı mahalleye hiç ulaşmıyor. Konu siyasi, politik, ekonomik, sosyal, kültürel, çevre sorunları gibi ne olursa olsun. Biraz web’in ve sosyal medyanın doğal yapısı, biraz da farkında olmadan hayatımızı şekillendiren algoritmalar bu dinlememe durumu için altyapı oluşturuyor. Algoritmalar ne işe yarar sorusu için şu belgeseli tavsiye ederim.

Konuya teknoloji anlamında yaklaştığımızda, aslında işin temelinde günlük hayatta kullandığımız sistemlerin akıllanmaya başlaması ve her gün bizi daha iyi tanıdıklarını iddia etmeleri ve göreceğimiz içeriklerin tamamına bu algoritmaların karar vermesi var. Bu durum da sadece kod parçacıklarının bizim için oluşturduğu bir filtre balonu içerisinde mi yaşıyoruz kaygısını yaşamamıza neden oluyor. Kaygı duymalı mıyız? Kesinlikle evet. Arama sonuçları, alışveriş önerileri, film ve müzik önerileri derken günlük hayatta tükettiğimiz ve vaktimizi harcadığımız tüm şeylerin temelinde bizi daha iyi tanıdığını iddia eden algoritmalar yatıyor ve bunların çoğu etiketleme ve çoğunluğun hareketlerinden yapılan çıkarsamalara dayanıyor.

Ben de iPad’i kullanmaya başladığım dönemlerde güncel gelişmeleri takip etmek için Zite ve Flipboard uygulamalarını yoğun şekilde kullanıyordum. Benim tüm hareketlerimi takip eden ve benim ilgi alanıma yönelik içerik sunmayı vaat eden bu uygulamalarda (Bir süre sonra Flipboard’un sahibi ana şirket Zite’ı da satın aldı) bir süre sonra sadece benzer konular ve aynı fikirlerin benzer söylemlerinin olduğu kalabalık içerik topluluğuna maruz kaldım. Aynı başlığın arama motorları için süslenmiş başka versiyonları arasında kaybolmaya başladım. Yeni haberler, başlıklar ve gelişmeler göremez olmuştum. Sistem benim ilgimi çekmeyeceğini düşündüğü için göstermiyordu ama beni o kadar da iyi tanımıyordu. Şimdi olabildiğince farklı kaynaktan RSS’ler ile beslenmeye çalışıyorum. Ara sıra çok alakasız kaynaklara girip farklı konularda bilgi sahibi oluyorum. Hakkında iz ve etiket bulunmayan bir konu ile ilgili bugün bile en gelişmiş yapay zeka sistemlerinin tam doğru sonuç verebileceğini düşünmüyorum. Paradoksal olarak bir süre sonra sizin balonunuzun dışındaki haberlere erişiminiz kesilecektir.

Peki arka tarafta çalışan bu algoritmalar bizi manipüle edebilir mi? Elbette. Hem algoritma dediğimiz kurallar serisinin yapısından kaynaklı hem de sistemlerin manuel manipülasyona açık olması bunu gayet mümkün kılıyor. Son ABD seçimleri için Facebook üzerinden yapılan seçmenleri yönlendirmeye yönelik hazırlanmış içerik ve reklamların çok başarılı sonuçlar elde ettiğini gördük. Yine Facebook mühendislerinin seçtikleri belli Facebook kullanıcı gruplarının duvarlarında görecekleri akışları manipüle ederek araştırmalar yaptıkları kazara ortaya çıkmış ve Facebook özür dilemek zorunda kalmıştı. Yine araştırmacıların üzerinde çalıştığı yapay zeka sistemleri Facebook’ta yaptığınız 8-10 hareket üzerinden kişiliğinize yönelik %99’a yakın tutarlılıkta bilgi edinebiliyor.

Algoritmalar doğru kullanıldığında olumlu şekilde de toplulukları yönlendirebilir. Tek şartla. Sürücü koltuğunda etik değerlerden taviz vermeyen birilerine teslim edilirse. Her ticari kuruluş kar elde etmek için kurulduğundan (zorunda değiller aslında) bu olumlu yönlendirme de bir yerden sonra ticari menfaatlerin güdümüne girecektir. Şirketler ve kurumlar toplulukları etkileyen sistemler geliştirirken Etik değerleri de göz önünde bulundurarak faaliyetlerini devam ettireceklerini ancak umut edebiliyoruz. Pek çok noktada bunu denetleme şansımız yok.

Filtre Balonu terimini ilk kez Eli Pariser mi kullandı emin değilim ama 2011 yılında kaleme aldığı “The Filter Bubble” kitabı ve şuradan erişeceğiniz TED konuşması tam da bahsettiğimiz bu internetin ve sosyal ağların çevremizde oluşturduğu Filtre Balonu’nunu çok iyi şekilde açıklıyor. İsteğimiz dışında bizim için dizayn edilmiş içerikleri tüketmenin tam özgürlük olmadığını düşündürtüyor da diyebiliriz. TED konuşmasının başında göreceğiniz Mark Zuckerberg‘in sözünü yıllar önce duyduğumda uzunca süre etkisinden çıkamamıştım. Facebook haber akışının hiyerarşisi hakkında soru soran bir gazeteciye cevabı kabaca: “Karşı bahçemizde ölen sincap bazen Afrika’da ölen kişilerden daha önemlidir.” şeklindeydi. Söz hakkında yorum yapmıyorum bakılan noktaya göre değişen doğruluğu var ama çoğu zaman sorgulamadan tüm zamanımızı ve kazancımızı, yani hayatımızı tükettiğimiz sistemlerin bizi arka tarafta bir grup insanın hayata bakış açılarına göre belirlenmiş hedeflere yönlendirme durumu var. Bunu da hiç aklımızdan çıkarmamız gerek. Neden zamanla timeline akışlarının bozulduğu, neden yüzlerce arkadaşınız varken sadece 4-5 tanesinin güncellemelerini yoğun olarak gördüğünüzü düşünürseniz algoritmalar aklınıza gelsin veya Mark Zuckerberg’in veciz sözü.

Sohbetten girip hayatımızı yönlendiren algoritmalara kadar geldik. İçinde yaşadığımız çağa ve kullandığımız araçlara şöyle genel olarak baktığımızda bilinen insanlık tarihinde hiç olmadığı kadar birbirine bağlı, iletişimin teknik sınırlarının kalktığı bir dönem olmadı. Ancak son 10 yıldaki sosyal medya ve dijital iletişim araçlarını kullanma durumumuza baktığımızda bu sınırsız iletişim altyapılarına sahipken bile birbirimiz ile iletişim kurmada sorunlar yaşıyoruz. Fikirlerimizi karşılıklı olarak paylaşamıyor, bizden farklı düşünen kişilere ve fikirlerine tahammül edemiyoruz. Kendi kurduğumuz ve tek özelliği bizim gibi olan kişilerden oluşan bir balon içerisinde çoğu zaman karşılığı olmayacak şekilde bağırıyoruz. Kendi balonumuzda bile bizi dinleyen birileri var mı emin değiliz. Sadece sanal alemlerde değil gerçek hayatta da aynı durumdayız.

Benim Twitter‘ı kullanma durumuma gelirsek hala ilk günkü amaç ve hedeflerim ile kullanmayı sürdürüyorum. Bilgi almak ve paylaşmak. Kimi zaman öğrendiğim bir bilgiyi paylaşıyorum kimi zaman çok beğendiğim bir makale denk geliyor okuyup yeni birşey öğrenmenin hazzını yaşıyorum. Genel Twitter kitlesine bakılırsa çok sıkıcı bir kullanıcı sayılırım. Takip etmek isterseniz kullanıcı adım @kamilozkan

Kamil Mehmet ÖZKAN


İletişim ve Pazarlama Alanında Yeni Meslekler ve Kariyer Fırsatları Dijital Dönüşüm / Pazarlama

Üniversite yıllarında bir yandan işletme bölümünde öğrendiğimiz konuları kavramaya çalışırken diğer yandan internet ve bilgisayar ile ilgili konular ve gelişimi üzerine kafa patlatıyordum. İşletme bölümünde muhasebe, finans ve ik çok sıkıcı, pazarlama ise çok eğlenceliydi. Diğer taraftan yazılım bilmediğim için bilgisayarların ve internetin genel anlamda son kullanıcı ile ilişkisi üzerine okuyup öğrenme çabası da vardı. İlk yıllarda günün birinde dijital pazarlama ve yeni medya kanalları çıkacak ve bu alanda çalışacağım hiç aklıma gelmezdi. Şu an mesleğim mi ne? Ben de açıklamakta zorlanıyorum. Aslında tanımı ve görev kapsamı sürekli olarak değişiyor. Pek çok disiplinden besleniyorum. Kısaca son dönemde dijitalin iş dünyasını dönüştürmesi üzerine kafa yoruyor bu konu ile ilgili işletmelere yol göstermeye çalışıyorum denilebilir.

Bugün üniversiteye başlayan bir öğrenci mezun olduğunda muhtemelen bugün hayal ettiğinden çok farklı bir meslek ile hayatına devam edecek. Hayatına devam ederken de yaptığı meslek dönüşüme uğrayacak veya yok olacak. İşte bu dönüşüm sürecinde ya farklı alanlara yönelip sürekli kendini geliştirecek ya da ileride öngörülen evrensel maaş alarak hayatını geçindiren yüzmilyonlarca işsiz ordusundan bir birey olacak. Kısaca önümüzdeki yıllarda da öğrenme, gelişim ve günceli yakalama çabası hiç bitmeyecek. Bu yeni bir durum değil tabi.

Peki iletişim ve pazarlama alanında hem marka yönetimi tarafında hem de ajanslar tarafında mevcut çalışanlar ve çalışmayı düşünen adaylar için önümüzdeki yıllarda hangi meslek dalları popüler olacak? Bu alanda yazılmış çok dolu ve boş makale var. Ben de geleceğimi planlayabilmek için olabildiğince bu konuya kafa yoruyorum. Biraz da kendi çalışma alanıma yakın olduğu için olsa gerek bu konu ile ilgili Matt Kampo’nun hazırladığı ve Adweek’te yayınlanan bir makaleyi geçtiğimiz aylarda çok beğenmiş ve paylaşmıştım. Tarihe not düşmek ve belki birilerine ilham olur düşüncesi ile bir yazıda burada da detaylı incelemek istedim.

Bundan sonra da her perşembe sabahı bu blog’da dijital dönüşüm, pazarlama, iletişim ve güncel konular hakkında yazılarımı yayınlayacağım. Takipte kalın. Reklamlar bitti 🙂

Makalede pazarlama ve iletişim alanları başta olmak üzere (Dijital Dönüşüm dediğimiz kavram ile pek çok disiplin birbirine yaklaşıyor ve içine geçiyor. Kesin sınırlar koymak çok zor ve anlamsız) günümüzde çok aşina olmadığımız bazı pozisyonların öne çıkacağından bahsediyor. Hem ajans ve hizmet üreten tarafta hem de marka yönetimi tarafında ihtiyaç duyulacak pozisyonlar ve hangi yetkinliklere ihtiyaç duyulduğuna Matt Kampo’nun da makalesi ışında bakalım;

Chief Experience Officer

Üst Düzey Yönetici, Marka Tarafı

Gelecek Var Mı?

IDC’nin yaptığı bir araştırmaya göre günümüzün hava CDO’larının (Chief Digital Officer) %402ı CXO’lara rapor verecek.

Kazanılması Gereken Yetkinlikler: Üst düzey yöneticilik becerilerinin yanı sıra hem bilgisayar bilimlerinde bilgi beceri sahibi olması, hem de kreatif ve tasarım temelli düşünme yeteneklerine sahip olmalı.

Ürünlerin ve kalite seviyelerinin her geçen gün birbirine yaklaşmaya başlaması markaları müşterilerine satış öncesi, esnası ve sonrasında farklı deneyimler sunmaya itiyor. Önümüzdeki yıllarda teknoloji ve pazarlamanın daha çok içine geçmesi ile birlikte müşteri deneyimini çok daha önemli kılacak.

Müşteri temas noktalarının yönetilmesi, her bir temas noktası için deneyimlerin tasarlanması ve bunu üst kademe koltukların biri denetiminde yapılması önemli. Aslında günümüzde de başarıl markalar incelendiğinde hali hazırda müşteri deneyimi konusunda başarılı firmalar olduğunu görmekteyiz.

VR Editörü

İçerik Üretimi

Gelecek Var Mı?

1400 iş ilanı şimdiden Linkedin’de listelenmiş durumda

Kazanılması Gereken Yetkinlikler: Proje yönetimi, programlama ve ileri düzey video işleme edinilmesi gereken yetkinliklerden. Günümüzde Adobe Creative Cloud ve Unity3D programlarına hakim olmak gerekiyor.

Uzun süredir gündemimizde olan VR ve 360 videolar nihayet kullandığımız cihazların işlemci güçleri yeterli düzeye eriştiği için son kullanıcı tarafında da tüketimi hızla yaygınlaşıyor. VR videoların üretimide önümüzdeki dönemlerde hem markaların bireylerinde hem de ajansların fikir sunumlarında olmazsa olmaz içerik türlerinden biri olacak. Marka için faydası tartışılmakla birlikte yeniye olan ilgi ve ihtiyaç bu alanın hızla gelişmesini sağlayacak.

Bot Geliştiricisi

Yazılım & Ürün Geliştirme

Gelecek Var Mı?

Gartner’ın raporuna göre 2019 yılında kullanıcıların akıllı telefon ile etkileşimlerinin %20’si botlar ve sanal asistanlar vasıtası ile olacak.

Kazanılması Gereken Yetkinlikler: Bilgisayar bilimlerinden diplomanın yanısıra dil bilimi, interaktif dil sanatı, programlama, tasarım, doğal dil işleme (NLP) ve etik konularında bilgi ve yetenek sahibi olmak gerekiyor.

Botlar, yapay zeka ve sanal asistanlar son dönemin popüler konularından. Günlük hayatta finansal servislerden, sağlık hizmetlerine pek çok alanda kullanılan bot teknoloji önümüzdeki yıllarda da gündemde kalmaya devam edecek.

Yeni çağın en büyük gerekliliklerinden multi disiplinel yetenek sahibi olma gerekliliğine en güzel örneklerden bot geliştiricisi olmak için sadece bilgisayar bilimlerine veya sadece dil bilimine sahip olmak yeterli olmuyor. Sadece eğitim aldığımız alanda değil pek çok alanda kendimizi geliştirmek artık lüks değil gereklilik diyebiliriz.

IOT Pazarlama Stratejisti

Pazarlama

Gelecek Var Mı?

Şimdiden iş ilanı sitelerinden 8000’den fazla ilan açılmış durumda.

Kazanılması Gereken Yetkinlikler: Nesnelerin interneti en hızlı büyüyen teknolojik segmentlerden biri. Kabaca tüm cihaz, araç ve gereçlerin yavaş yavaş bağlı ve akıllı hale gelmeye başlamasını temsil ediyor. Tahminlere göre 9 milyar kadar akıllı cihaz bir şekilde ağa bağlı durumda. Çok yakın gelecekte bu rakamın 50 Milyara çıkacağı tahmin ediliyor.

Peki bu cihazlar pazarlama aracı olarak kullanılabilir mi? Elbette. En basitinden Amazon’un sattığı Dash butonları evinizin farklı noktalarından Amazon’a satış kapısı sunuyor TV’nizin akıllanıp aydınlatma ve ses sistemi ile konuşması ile pazarlama kurgusu oluşturulabilir. Veya mağazalara konulan sensörler ve sağladıkları verilerin anlamlandırılması ile yepyeni pazarlama kanalları sunulabilmektedir. Kısaca yakın dönemde nesnelerin interneti üzerine pazarlama stratejileri kurmak için özel uzmanlar istihdam edeceğiz.

Omni Channel Perakende Stratejisti

Perakende

Gelecek Var Mı?

E-ticaret satışları (B2C diyelim) 2020 yılı itibari ile 500 Milyar$’ı aşacağı öngörülüyor. (Forrester Research)

Kazanılması Gereken Yetkinlikler: Psikoloji, Nörobilim alanında bilgi sahibi olmanın yanısıra data analizi, pazarlama stratejisi, proje yönetimi, kullanıcı deneyimi tasarımı gibi yeteneklerin de geliştirilmesi gerekiyor.

E-ticaret’in yaygınlaşması ile birlikte fiziksel mağazaların tamamen yok olacağı konuşuldu uzun yıllar. Ama geldiğimiz noktada mağazalar kısmen sayı olarak optimize edilse de online+fiziksel mağaza alışveriş deneyimi üzerine hibrit bir deneyime dönüştü alışveriş süreçleri. En son Zara online alışveriş yapan müşterileri için self servis teslim noktalarını koyacaklarını açıkladı mağazalarına. Çok kanallı satış artık perakendecilerin gündemine girdi. Yaygınlaşmaya da devam ediyor.

Voice Skills Developer

Yazılım & Ürün Geliştirme

Gelecek Var Mı?

Amazon Alexa 15.000 yeteceğe kavuştu bile.

Kazanılması Gereken Yetkinlikler: Bilgisayar veya dil bilimi alanında giriş seviyesi bir diplomaya ek olarak Javascript, Python dillerine hakim olmak ve Amazon Alexa, Google Assistant ve Microsoft Cortana’ya proje yükleyebilmeleri gerekiyor.

Aynı bot geliştiricisi gibi sesli asistanların da kullanımı artıyor. Sesli asistanlar sadece nette buldukları bilgileri getirmenin yanı sıra IOT cihazlar sayesinde artık evimizi, ofisimizi ve aracımızı kontrol edebilir hale geldiler. Tüm bu yetenekleri kazandırmak için bu alanda uzmanlaşmış geliştiricilere ihtiyaç her geçen gün artıyor. Bir kilit üreticisi veya küçük ev aletleri üreticisi artık ürettiği ürünün akıllı ev sistemleri ile de konuşabildiğinden emin olmak zorunda. Aksi takdirde yok olmaya mahkum olacak.

Hologram Görsel Tasarımcısı

Perakende

Gelecek Var Mı?

Augmented Reality’nin 2020 yılında 100 Milyar$’sık bir endüstri olacağı öngörülüyor.

Kazanılması Gereken Yetkinlikler: Bilgisayar bilimlerinden mezun olan öğrencilerin 3 boyutlu tasarım yeteneklerini de geliştirmesi başlangıç için yeterli. Sonraki boyut ise bu teknolojinin nasıl satış ve pazarlama aracı olarak kurgulanacağı. Hologram’lar başlarda eğlence amaçlı kullanılırken günümüzde fiziksel mağazalarda destekten satış’a pek çok alanda kullanılmaya başlandı. Facebook, Google, Microsoft mahşerin 3 atlısı olarak VR ve AR alanında önemli adımlar atıyorlar. Apple’ın son modellerinden AR’ı destekliyor olması ve IKEA ile işbirliğine gitmesi de uzun süredir konuştuğumuz ama bir türlü yaygınlaşamayan AR ve VR’ın. Perakende alanında kullanılması için gerekli olan yaygınlaşma bariyerini kısa zamanda aşacağımızı gösteriyor. Kullanımı artan bir teknoloji için üretim tarafında acil neferlere ihtiyaç duyulmaya başlandı.

 

Kamil Mehmet ÖZKAN


Sonsz Dikkat Dağınıklığı - Kitap İncelemesi kitap / Yeni Medya

Cebimizdeki cihazlar akıllanıp, sosyal medya platformları yaygınlaştığından beri hayatımıza pek çok güzelliğin yanısıra problem de girdi. Evet, kabaca böyle özetleyebiliriz. Bilgi çağında sonsuz iletişim olanaklarına kavuştuk belki ama diğer taraftan çok değerli değerlerimizi ve yetilerimizi de kaybetmeye başladık. Dikkat gibi.

Düşen dikkat seviyemiz, değişen tüketim alışkanlıklarımız, paylaşım kelimesinin anlamında meydana getirdiğimiz değişimler, derinliğini yitiren duygularımız, algoritmaların belirlediği gündemimiz ve sonsuz sayıdaki gerçek ve bot arkadaşımız…

Dominic Pettman‘ın “Sonsuz Dikkat Dağınıklığı, Gündelik Yaşamda Sosyal Medya’ya Odaklanmak” isimli araştırma-inceleme türündeki eseri Türkiye’de Sel Yayıncılık tarafından basıldı. Araştırmanın ana başlıkları dijital haletiruhiye halkası senkronizasyon istenci, algoritmalar, zararlı içerikler ve sonuçların değerlendirmesi şeklinde devam ediyor.

Günlük hayatta dikkat süremiz dalga geçtiğimiz Japon balıklarının da altında seviyelere inmiş durumda. Devamlı bir yenileme, içinde bulunduğu durum ve ortamdan memnun olmama haletiruhiyesi içerisinde yaşayan yüzmilyonlarca sosyal medya kullanıcısı mevcut. Instagram’ın insanları ciddi şekilde depresyona yönlendirdiğine yönelik araştırmalar mevcut.

Kitapta en çok dikkatimi çeken nokta, gündemimizin tamamen algoritmalar tarafından belirlendiğiydi. Sosyal medyaya platformlarına girdiğimizde görmemiz gereken kişilere, paylaşımlara, postumuzu beğenen kişilerin sıralamasına ve hemen herşeye algoritmalar karar veriyor. Biz her ne kadar kullandığımız sistemleri yönettiğimizi düşünsek de aslında bize dayatılan algoritmaların köleleri durumundayız. Bu noktada Facebook çalışanlarının geniş kitleler üzerinde gerçekleştirdikleri içerik sıralaması denemeleri kamuoyuna tarafından yanlışlıkla fark edildikten sonra ortaya çıkmıştı. Algoritmalar da seçecekleri içerikler ile bizi istedikleri yöne yönlendirme üzerinde büyük oranda başarılılar.

Sonsuz Dikkat Dağınıklığı kitabı ile ilgili güzel konulardan biri de meraklıları için sonunda genişçe Notlar ve Kaynakça alanı yer alıyor. Özellikle sosyal medyanın kişiler ve toplum üzerine etkilerini araştıran öğrenci ve öğretim görevlileri için okunması gereken bir kaynak eser olarak kütüphanenize ekleyebilirsiniz.

Kamil Mehmet ÖZKAN


Marka İletişiminde Camdan Küp Yaklaşımı Pazarlama

Bir önceki yazımda günümüzde markaların müşterilerin gözünde, eskiden olduğu gibi sadece ürünleri ve hizmetleri ile yer alıp, kendi iç dünyalarını sakladıkları kara kutular yerine tüm işleyişleri ve fonksiyonları ile tamamen şeffaf camdan küp olduklarını yazmıştım. Peki bu yeni yaklaşımda marka iletişimi ve yönetimi nasıl olmalı? Eski kuralların olduğu gibi işleyemeye devam etmeyeceği basit. Marshall Goldsmith’in çok sevdiğim bir kitabının orijinal ismi aslında tam bu durumu açıklıyor. “What you got here, won’t you get you there” Mealen sizi bugünlere getiren etkiler, yollar, sebepler yarına taşımaz. Şartlar ve koşullar değişir. Ona ayak uydurmanız gerekiyor.

Peki bu yeni dönemde ne değişiyor? Kabaca bahsetmek gerekirse daha önceki dönemde müşteriyi sadece ürün, ürünün tasarımı, kalitesi ve ona hissettirdikleri öne çıkıyordu. Günümüzde müşteri, hem zaman ve mekandan sınırsız genişlikte sahip olduğu iletişim olanakları hem de çok tüketim sonrasında verdiği zararın somut etkilerini görmesi ile birlikte artan çevre ve etik bilinci ile artık tükettiği ürünlerin kaynağını, yapılış biçimini, yapan ekosistemin kendi çevre görüşüne olan yakınlığı gibi pek çok kriterde değerlendiriyor. Buna pazarda artan sonsuz seçeceğin (hemen her kategoride binlerce seçenek ile karşı karşıya) olmasının da katkısı büyük olsa gerek.

Peki yeni yaklaşım ile günümüzde markayı yönetirken nelere dikkat edilmesi gerekiyor. Öncelikle marka yönetimi meselesine derinlemesine bakmakta fayda var. Marka yönetimi, bir firmanın en üst yöneticisinden sahada bulunan destek elemanına kadar tüm çalışanları kapsayan ve her birine ayrı ayrı görevlerin düştüğü bir süreç. Bu sürece en tepeden en alt seviyeye kadar bütüncül yaklaşmak gerekiyor. Fakat bu süreç günümüzde yaygın şekilde kurumsal iletişim faaliyetleri altında sıkıştırılmış ve yalnızca iletişim faaliyetlerinin logo denetçisi olarak konumlandırılmış durumda. Pazarlama faaliyetlerinin en önemlisi ve temeli olan marka yönetimi aynı zamanda ürünün üretilmeye karar verilmesinden, satış sonrasında müşteri ile iletişime kadar her süreci kapsar. Çalışanlar, ürün ve tüm süreçler kısaca marka yönetiminin bir parçası.

En alttan en üste tüm çalışanlar markanın reklam yüzüdür

Günümüzde tüm tüketiciler (ve aynı zamanda üreticiler) kullandıkları cihazlar ve sosyal ağlar ile her biri birer medya kanalı olarak yayın yapmaktadır. Onların reytingi sahip oldukları takipçiler ve etki alanıdır. Marshall McLuhan’nın “Medya, mesajın kendisidir” (Medium is Message) sözünü somut yaşadığımız dönemdeyiz ve bu durum derinleşerek devam ediyor. Kullanıcılar istedikleri bilgiyi çevrelerine birkaç saniye içerisinde ulaştırabiliyor. Bizim hedef kitlemiz olan müşterilerimiz gibi tüm çalışanlarımız da aynı şekilde kendi çevreleri ve etki alanları ile bilgi paylaşıyor. Diğer yandan da temsil ettikleri markaların gayrı resmi şekilde marka yüzü olarak çevrelerine her bir paylaşım ile (paylaşımları direkt iş ve görev tanımları ile ilgili olmasa da) mesaj veriyorlar. Bir algı oluşturuyorlar. İşte böyle bir dönemde hem tüketici tarafta bu kadar hassasiyet ve bilgiye erişim artmışken, hem de çalışlarımız birer medya kanalı haline gelmişken işveren markası olma yönündeki çalışmalar önemli bir değer kazanıyor. Çalışanına değer veren, çalışma koşullarını daha insani yönde devamlı iyileştirme çabasında olan markalar aynı zamanda tüketici gözünde daha değerli markalar olarak konumlanabiliyor. Binlerce seçenek arasından neden bizim markanızı seçsin sorusuna bir yönüyle cevap olabiliyor.

Sadece Kendi Çalışanınız Değil Tüm Ekosistem

Bu durum sadece ana marka çalışanları için geçerli değil. Günümüzde tedarikçileriniz ve onların da çalışanlarına daha insani ve etik çalışma koşulları sunuyor olması da en az diğeri kadar önemli. Çocuk işçi çalıştırılıyor mu? Çalışma saatleri ve koşulları nasıl? Çalışma ortamlarında sağlıksız bir durum söz konusu mu? Gibi konular tüketiciler için önemli konuların başında geliyor. Diğer yandan kullandığınız hammaddenin çıkarılma ve geri dönüşümü, çevreye olan zararı veya çıkaran madencilerin çalışma koşulları da yine sizin sorumluluk alanınıza yazılıyor.

Tüm ekosistem demişken ürünü üretip piyasaya sunmakla da işiniz bitmiş değil. Tüm tedarik ve dağıtım ağınızı da hem çevreye zarar vermeyecek şekilde kurgularken bu ekosistemde bulunan ve ürününüzü son kullanıcı ile buluşturacak kişiler de sizin markanızın reklam yüzü. Tüketici ile cephede karşılaştıkları için belki de en önemli yüzleri.

Ne Yapmalı?

Yönetim kurulu ve üst düzey yöneticilerin toplum önünde görünmesi, duruşu, siyasi görüşleri son yıllarda ne kadar önem kazandıysa mikro bazda tüm çalışanların sosyal medya ağlarında yaptığı paylaşımlar da çevrelerine sizin ürünleriniz ve hizmetleriniz ile ilgili algı oluşturmaktadır. Günümüzde en alt kademedeki çalışandan en üstü kademe yöneticisine kadar her çalışan aynı zamanda değişen ağırlıklar olmakla birlikte sözcüsüdür ve buna tüm ekosistem de yer alan paydaşlarınız da dahildir.

Günümüzde üst düzey yöneticilerin tüm bu şeffaf yaklaşım ihtiyacını göz önünde bulundurarak tüm organizasyonu yeniden yapılandırması ve marka yönetimi için tümden gelen bir yaklaşımla ekosistemin en dış halkasına kadar yansıyan bir yapılanmaya gitmesi gerekiyor. Yeni yapılanmadan kastımız tüm süreçlerin şeffaf olduğu, tüm paydaşların ortamlarının en iyi şekilde kurgulandığı bir düzen. Kuruluşu itibari ile bu ideal yapıda olan markalar olduğu gibi son dönem aldıkları danışmanlıklarla başarılı birer dönüşüm geçiren markaların son yıllardaki tablolarına bakıldığında sürdürülebilir ve istikrarlı büyümeler görülürken bu yönde adım atmamış ama görece hala başarılı görülen markaların sıklıklar iletişim kazalarına uğramaya ve her geçen gün geri gitmeye başladığını görüyoruz.

Kamil Mehmet ÖZKAN


Yeni Marka Yönetimi : Kara Kutu Değil, Camdan Küp Yaklaşımı Pazarlama

Talep yoğun ekonomi döneminde marka kavramına bile ihtiyaç duymayan imalatçılar ve zanaatkarlar, sanayi devrimi ve sonrasında gelen global ticaret devrimleri ile birlikte sonsuz seçenek içinde ön plana çıkmak için en önemli kavramlardan biri oldu.

Önceleri sadece yap bir logo, seç bir renk, ambalaj da göze hoş geliyorsa iyi marka oluyorsun devirlerinde marka kavramının pazardaki ihtiyacı tespit edip ürünü tasarlamaktan satış sonrasında sonsuz desteğe uzanan süreçte düşünülmesi gereken bir kavram olduğu noktaya geldik.En azında hakkıyla marka yönetmeye çalışan şirketler bu noktadalar.

Gelişim süreci durmadan, hız kesmeden devam ediyor. Peki müşterinin ihtiyaçlarını karşılayacak bir ürün ürettiniz, bunu çok iyi şekilde tasarladınız ve yaygın satış ağınızla uygun bir fiyata müşterinin ayağına kadar götürdünüz. Reklamlarınız da çok havalı. Başarılı olmak için yeterli mi? Maalesef yeterli değil.

Ürünü üretirken çocuk işçi çalıştırdınız mı? Kullandığınız hammaddeyi çıkarmak için Asya’da veya Afrika’da insanlar insani olmayan koşullarda mı çalışıyor? Yoksa bu ürünü kullandıktan sonra doğaya bıraktığımızda zarar mı veriyor? Çalışanlarına iyi davranan bir marka mısınız? Çalışma ortamları nasıl? Kaç saat çalıştırıyorsunuz? Cinsel ve etnik ayrımcılık yapıyor musumuz? Çalışanlarınız kendini özgürce ifade edebiliyor mu? Etik davranıyor musunuz? Dünya gündemini yakından takip ediyor musunuz? Küresel sorunlara nasıl kafa yoruyorsunuz? Küresel ısınma gündemi ile aranız nasıl? Üretim tesisleriniz çevreyi kirletiyor mu? Tedarikçileriniz bu konulara nasıl kafa yoruyor?

Günümüz tüketicisi iletişim devrimi ile birlikte şirketiniz ile ilgili hemen herşeyden anında haberdar. Hareketlerinize göre markanız her gün onlarca portal ve platformda yargılanıyor. Hakkında kararlar veriliyor. Diğer taraftan yöneticileriniz ve çalışanlarınız da dijital iletişim platformlarındaki varlıkları ile aynı zamanda markanızın birer temsilcisi ve mikro ölçekte en önemli marka yüzü.

Eskiden markalar kara kutuydu. Biz bir ürüne karar veririz. Tüketici bunu beğenir ve alır. Kurum içinde yaşadıklarımız, tedarikçilerimiz, üretim koşullarımız kimseyi ilgilendirmez yaklamışını uzunca yıllar benimsediler. Ancak geldiğimiz noktada tüketici her gün evriliyor ve onun ihtiyaçlarına göre yeni rakipler ortaya çıkıyor. Artık markalar her köşesinden baktığında olabildiğince şeffaf ve içini gösteren birer küp olarak düşünülebilir. Peki nasıl başarılı olacağız? Yeni bakış açısına geçiş sürecini nasıl gerçekleştireceğiz? Bu konulara da bir sonraki yazıda değineceğim.

(Konu hakkında Trendwatching’in yayınladığı rapor’a göz atma için tıklayın.)

Kamil Mehmet ÖZKAN


Page 1 of 3812345...102030...Last »