Önemli Olan Nasıl Hissettirdiğiniz

By / Pazarlama
15 Şub 2018

Önemli Olan Nasıl Hissettirdiğiniz

Alaska bölgesindeki dondurucu soğuklara karşı müşterilerini korumak için kurulan Woolrich markası soğuktan koruduğunu iddia ettiği montları müşterilerinin deneyimlemesi için mağazasında -20 derece soğuklukta bir oda tasarladı. Aldığınız mont gerçekten sizi...

Devam


Önemli Olan Nasıl Hissettirdiğiniz Pazarlama

Alaska bölgesindeki dondurucu soğuklara karşı müşterilerini korumak için kurulan Woolrich markası soğuktan koruduğunu iddia ettiği montları müşterilerinin deneyimlemesi için mağazasında -20 derece soğuklukta bir oda tasarladı. Aldığınız mont gerçekten sizi soğuktan koruyor mu korumuyor mu görmek için. Neden? Deneyim tasarımı dönüşen dünyamızın en önemli konularından.

Gününün büyük kısmını ekran başında geçiren tüketici hemen her ekranda karşısına çıkan reklamlardan da sıkıldı. Dijital reklam tarafında rakamlar sunum tablolarında hoş dursa da çoğu zaman reklamlar ya görmezden geliniyor ya da markaya eksi puan olarak dönüyor. Instagram’ın ne kadar sıkıcı bir yer hâlini geldiğini düşünmeyen var mı?

Diğer taraftan ürün ve hizmetin bir şekilde müşteri tarafından deneyimlenmesi ve sonrasında satışa yönlendirme pazarlama dünyasının son yükselen trendi diyebiliriz. Deneyim tasarımı yeni sıcak gündem. Sadece ürünün özelliklerinden bahsedip farklı kurgularda çekilmiş şık fotoğraflar ile müşteriyi yakalamak artık çok zor. Ekranlarda geçirilen süreler artarken dikkat ve odaklanma süreleri de o derece azalıyor.

Markalar tarafından bakıldığında hem genişleyen e-ticaret ekosistemi, hem de internet sayesinde artık sınırsız rakiple karşı karşıyasınız. Hedef kitleniz sevgililer günü hediyesini sizin yerinize aliexpress.com’da yer alan Çinli bir üreticiden de alabilir, Kopenhag’da butik bir tasarımcıdan da. Hem de istediği fiyatta ve tam hayal ettiği tasarımda. Zaten bulamadığı noktada da hayalinizdekini üretip gönderen servisler artık çok daha yaygın. Rekabet ise erişilebilirlik ve fiyattan öte farklı bir boyuta doğru gitmeye başladı. Marka ile yaşadığınız deneyime ve aldığınız ürün hizmetin size kendinizi nasıl hissettirdiğine…


Geçtiğimiz haftalarda geleceğin iletişim ve pazarlama alanındaki yeni mesleklerinden bahsederken üst düzey yönetici masasında Chief Experience Officer (CEO) isimli yeni bir koltuk olacağından ve pek çok üst düzey sorumluluğun bu pozisyonda olacağından bahsetmiştik. Markalar tarafında müşteri deneyimi birimleri yavaş yavaş kurulmaya başladı. Eskiden beri marka stratejisini deneyim üzerine kuran markalar da var ki zaten hep başarılıydılar, Starbucks gibi. Deneyim tasarımı, kullanıcı deneyimi uzmanlığı gibi konular yeni öğrenciler ve kendini güncellemek isteyen mevcut çalışanlar ile yönelinebilecek en doğru alanların başında geliyor. Diğer taraftan deneyim için multi-disipliner bir şekilde kendinizi geliştirmeniz gerekiyor. Sanat, teknoloji, tasarım, pazarlama gibi pek çok alanda bilgi ve ilgi sahibi olmalısınız.

Deneyim tasarımı ile eşzamanlı olarak Omnichannel (çoklu kanal) satış kanallarının geliştirilmesi de yine perakende tarafında gündemimize giren güncel konulardan. Amazon’un tasarladığı gibi online’dan offline’a doğru geçiş veya tam tersi şekilde çoklu kanal satış stratejileri, ürünü farklı alanda deneyimleyip online satın almaya yönlendiren uygulamalar da yine markaların gitmeye çalıştığı yönlerden. Markaların bu noktada süreçleri ve müşteri temas noktalarını çok iyi şekilde analiz ettikten sonra satın alma ve sonrasındaki destek süreci dâhil deneyimi tasarlanması gerekiyor. Yoksa bir de e-ticaret sitesi açın, e-bülten gönderin, paket program alıp online satışlara başlayarak çoklu kanal tasarlayın diye konferanslarda konuşulmaya başlandıysa hemen kahve arasına çıkın. Çok daha verimli zaman geçirirsiniz.

Woolrich yaptığı uygulama ile alanında tek değil. Geçenlerde New Jersey’de uğradığım Samsonite, mağazanın bir kısmını uçak kabini şeklinde tasarlamıştı. Beğendiğiniz modelin kabinde koltuğunun ünündeki ve üstteki alanda nasıl duracağı, kabin standartlarına gerçekten uyup uymadığını görmenizi sağlıyordu. Apple’ın yıllardır mağazalarında ücretsiz verdiği eğitimler, Strabucks’ın bazı ülkelerde sunduğu önceden sipariş verip ödeyip kahvenizi teslim alma deneyimi gibi. Nike’ın konsept mağazasında sadece özel müşterileri için hazırladığı özel alanlar veya bir havayolunun sadece özel davetli misafirleri için hazırladığı gizli havalimanı restoranı da güncel örneklerden sayılabilir. Diğer taraftan özellikle konaklama ve ulaşım sektöründe sanal gerçeklik üzerine kurgulanan deneyimleme örnekleri ön plana çıkıyor.

Hem ürün ve hizmeti müşterilere deneyimletmek hem de tüm iletişim ve satış süreçlerini bir deneyim olarak tasarlamak günümüzün ve yakın geleceğin önemli konularından. Sizin markanızda henüz bu tarz konular konuşulmuyorsa ya kariyer planlarınızı gözden geçirin ya da bir an önce gündeminize almak için elinizden geleni yapın.

Kamil Mehmet Özkan


Kocaman Bir Çocuk Hayallerini Gerçekleştiriyor Genel / Yaşam / Yönetim

Hepimizin çocukken dünyayı değiştirecek hayalleri olmadı mı? Oyuncaklarımızla uzayda yaptığımız savaşlar, ışın tabancaları, uçan arabalar Elon Musk‘ın da muhtemelen hayalleri olmuştur. Alev silahları, kendi tasarımı şapkalar, yepyeni teknolojiler kullanan ve o oyun oynarken kendi giden araçlar, uzaya yapılan seyahatler daha spesifik olacaksak en hızlı olan arabası ile Mars’a gitmek, yer altına yapılan tünellerle sıkıcı trafikten kurtulmak gibi basit olan hayallerden bahsediyorum. Sonra ne oldu? Hepimiz büyüdük. Dünya’nın gerçekleri ile, değişmez düzenlerle tanıştık. Elon Musk için durum biraz farklı oldu.

Geçtiğimiz günlerde (6 Şubat 2018) Elon Musk’ın en büyük hayallerinden biri gerçekleşti. Kendi kurduğu firmanın geliştirdiği ve Dünya’nın en güçlü roketi olan Falcon Heavy’i Mars yörüngesine gönderdi. Giderken bir paket de yolladı. Space X kıyafetleri giydirilmiş maket şoförü olan Tesla Roadster’ını… Maket bir yandan dünyadan uzaklaşırken bir yandan da David Bowie’nin Space Oddity‘sini dinliyordu. Bir Otostopçunun Galaksi Rehberi’nden esinlenen bir “Don’t Panic” yazısı da panelde yerini almıştı. Sanki bir çocuğun elindeki oyuncaklarla kurduğu bir oyun gibi. Tek farkla, Elon Musk büyüyüp bu oyunu gerçekleştirecek kadar imkân sahibi olmuştu. Sadece hayallerini gerçekleştirmiyor, pek çok sektörü kökten dönüştürecek kıvılcımı da yakıyordu.

Elon Musk ismini hiç duymadıysanız sonbaharda yaptığı Türkiye seyahati sırasında duymuş olmalısınız. 17 yaşına kadar Güney Afrika’da büyüyen, 12 yaşında iken kendi geliştirdiği oyunu teknoloji dergilerine satan, sonra önce Kanada’ya sonra ABD’ye yerleşip 200 ülkede geçerli bir ödeme sistemi olan Paypal’ı sattıktan sonra Paypal çetesinin diğer üyeleri gibi farklı alanlarda yatırım yapan bir girişimci. Tek farkı iş ve teknoloji dünyasının öğrenilmiş çaresizliklerine çok aldırmadan çocuksu hayallerini gerçekleştirip dünyayı değiştirmeye çalışıyor. Öyle çok ticari kaygıları olan biri de değil. Olsa zaten Tesla ve Hyperloop projelerinin patentlerini herkesin kullanımına açmazdı.

“Ben deli miyim?”

Elon Musk kendi kurduğu bir dünyada yaşayıp hayal ettiği şeyleri gerçekleştirmekten büyük keyif alan kocaman bir hayalperest. Biz normal insanların büyüdükçe hayal kurma yetisini %98 oranında kaybettiği bir dünyada onun için kocaman bir çocuk diyebiliriz. “Ben deli miyim?” diye sormuş biyografisini yazacak olan yazara. Deli olmasa bile normal bir insan olmadığının o da farkında sanırım. Yoksa normal olan bizler fikirlerimizi hayata geçirmek için sermaye ararken risk sermayeleri, piyasalar veya yakın çevremize koşarken hiç birimiz bir alev silahı üretip onu yangın tüpü ile yüksek bir fiyata satmayı akıl edemez. Veya üzerinde Boring Company yazan şapkaları. Bu arada bir şirketinin adı da Boring Company.

Size Elon Musk’ın başarı sırlarını, tek dokunuşla nasıl onun gibi olunabileceğini açıklayabilecek değilim. Bu mümkün de değil. Ama bakıldığında tüm başarılı insanlar gibi çok okuduğunu biliyoruz. Hem de çok. Günde 10 saat kitap okumak çok normal onun için. Okuyarak yazarlarının onlarca yılda ettiği ve derlediği bilgileri birkaç gün içerisinde okuyarak elde etmenin büyüsüne kapılmış o da. O kadar iyi okuyucu ki Nasa’nın başta dalga geçtiği, sonra iş ortağı ile seçtiği ve 6 Şubat’ta Mars yörüngesine roket gönderen Spacex’i kurmadan önce roket ve uzay bilimi ile ilgili bulabildiği tüm kaynakları okumuş. Şirketi kurup ilk işe alınan bin kişi ile bizzat görüşürken uzay ve roket uzmanları ile kendi dillerinden konuşarak onları bir rüyaya dahil olmaya ikna etmiş. Yoksa Nasa’daki havalı ünvanlarını bırakıp çılgın bir gencin hayali peşinden insanları gelmeye ikna etmesi çok mümkün olmasa gerek.

Elon Musk aldığı riskler, girdiği sektörler ve yapmak istedikleri ile öyle sıradan bir girişimci değil. Paypal’ı sattıktan sonra 3 farklı alanda elde ettiği tüm parayı yatırdıktan sonra ev kirası için borç almış. Genç yaşta kendini emekli edip kazandığı para ile havalı start-up’lara risk sermayedarı olmak yerine çok zor olan birbirinden farklı alanlarda yatırımlar yaparak, eskisinden daha fazla çalışarak bugünlere gelmiş. Bugün birbirinden farklı sektörde 4 girişimi de milyar dolar seviyesine çıkaran tek insan. Space X ile uzay keşifleri ve Mars’ı yaşanabilir hale getirme hedefi üzerine çalışırken, Solar City ile güneş enerjisini kullanarak kendi kendine yetebilen evler üzerine, Tesla ile de elektrik enerjisi ile bugüne kadarki hayallerin ötesinde menzil ve otonom sürüşe sahip olan otomobillere yatırım yapıyor. Dünyanın en büyük Lityum İyon pil üreticisi. Her alanda karşısında sektör devleri, uzay alanında ise ABD, Rusya, Çin gibi dev ekonomilerle rekabet ediyor. Biz normal kişilerin çok da tercih edeceği bir yol değil tabi ki. Bu noktaya gelmenin kestirme yolu da…

Ortaya attığı fikirler genelde ilk etapta çok eleştirilse de sonrasında ince düşünülmüş, bir vizyon üzerine geliştirilmiş devrimci projeler olduğu anlaşılıyor. Hyperloop’u ilk tanıttığında imkansız diyenler şimdi sistemin çalıştığını gördükten sonra dünyayı nasıl dönüştüreceğini konuşuyor. Veya trafikte çok sıkılan Elon Musk’ın kendi standartlarını oluşturduğu yeni yer altı tünel sistemi ile hem çok ucuza tüneller inşa edip hem de bir yerden başka yere hızlı ulaşımı nasıl mümkün kılacağını konuşuyor. Ya kıtalar arası roket sistemi ile (BFR) 25-30 dakika aralığında istediğiniz yere seyahat etmenize olanak sağlayacak ve tüm havayollarına rakip olacak sistemi. İmkânsız diyenleriniz çıkabilir ancak değil.

Kimse Daha Önce Düşünemedi Mi?

Peki neden bugüne kadar kimse bu fikirleri hayal edememiş? Neden kimse bu fırsatları görememiş? Elon Musk kimsenin göremediği noktaları gören özel bir insan mı? Özel olması kimsenin göremediği noktalar değil, fikirlerini sahiplenip üzerlerine gitmesi. Yoksa 1900’lü yılların başlarında gördüğümüz elektrikli otomobillerin neden gelişmediğini göz ardı etmiş oluruz. Veya ismini Nikola Tesla’nın 100 yıl önce bugünkü insanların hâlâ hayal bile edemediği elektriği havadan tüm dünyaya ücretsiz dağıtma fikirlerini gerçekleştirmeye yakın olduğunu unutmuş oluruz. Çeşitli tesadüfler sonunda, ağır basan ticari kaygılar, kişisel çıkarlar ve konulan korumacı yasalar… İnsanlık hep ileri yönde ilerlemiyor. Bazen küçük bir alanda hızla ilerlerken başka pek çok yönde kısıtlandığımızın farkına bile varmıyoruz. Yoksa neden 1920’lerde kullanılan bir teknolojiyi 100 yıl sonra devrim olarak nitelendirelim? 1900’lü yılların başı çok karanlık. Oralara tekrar derinlemesine bakmamız lazım.

Aslında gözümüzün önünde olan basit fikirleri hayata geçiren ve bunun için sınırları sonuna kadar zorlayan biri olarak Elon Musk iş dünyasının devleri gözünde hayalperest bir çocuk olsa da geldiği noktada saygınlığı hak ederek kazanmaya devam ediyor. Bugün dünya devleri de elektrikli otomobiller yapmanın peşinde. Hyperloop pek çok ülke ve girişimci tarafından gerçekleştirilmeye çalışılıyor. Uzay’a özel sermayenin ilgisi hiç olmadığı kadar yüksek. Temiz enerji alanında farkındalık ve yeni birşeyler gerçekleştirme çabası zirve yapmış durumda. Elon Musk bir bir hayallerini gerçekleştirirken gözümüzün önünde olan pek çok soruna da çözüm bulma arayışı devam ediyor. Open AI‘ı kurarak yapay zekânın olası zararları konusunda araştırmalar yaptırttığı gibi. Kocaman bir çocuk hayallerini gerçekleştiriyor.

Ek’ler 

Elon Musk’ın TED’de Charih Anderson ile “İnşa ettiğimiz Gelecek” isimli söyleşisini izleyebilirsiniz. Nasıl yatırım yapıyor, fikirleri nasıl buluyor, düşünce yapısı nasıl… Elon Musk’a ve girişimlerine dair pek çok ipucunu yakalayabilirsiniz.

Elon Musk’ın SpaceX şirketi 6 Şubat 2018’de yeryüzündeki en güçlü roket Falcon Heavy’nin test fırlatışını gerçekleştirdi. Tarihe tanıklık etmek için görüntüler.

Mars yörüngesi hedefli test uçuşunun bir de kargosu vardı. Aslında bir de konuk. Starman adı verilen bir maket Falcon Heavy’e yüklenmiş Tesla Roadstar’ın üstünde uzay yolculuğuna çıkmıştı. SpaceX hem şık bir görüntü sağlarken bir yandan da geçtiğimiz yıl tanıttığı uzay kıyafetlerini test etme olacağı bulmuştu. Starman’ın 4,5 saatlik uzay yolculuğuna aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Son olarak kayda seyahate çıkan Starmen ve Tesla Roadstar aracında David Bowie’nin Space Oddity adlı muhteşem eseri yer alıyordu. Onu da dinlemeden geçmeyelim. Ben bu şarkıyı Walter Mitty’nin Gizli Maceraları filminde keşfetmiştim.

Kamil Mehmet Özkan

 


Neden Markaları Takip Edelim ki? Pazarlama / Yeni Medya

Sosyal Medya platformlarını ne için kullanıyorsunuz? Bilgi almak, bilgilerinizi paylaşmak, dedikodu yapmak, başkalarının hayatına göz atmak, kendi hayatınızı ve güzel anlarınızı başkaları ile paylaşmak, gündemi takip etmek, fenomen olmak, para kazanmak, fikirlerinizi kendi çevrenize beyan etmek… bu liste böyle uzayıp gider. Muhtemelen kimse reklam görmek amacı ile kullanmıyordur. Sosyal medya platformları da hayatımıza girdiğinden beri her gün evriliyor. Her gün yepyeni kullanım amaçları çıkıyor.

Peki sevdiğiniz markaların paylaşımları için sosyal medya kullanıyor musunuz? Sayfalarını beğeniyor musunuz? Aslında hemen her kategoride onlarca markanın olduğu bir pazaryerinde kaç tane markayı seviyorsunuz? Çok sevdiğiniz duvar boyasının sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımlar sizin hayatınızda ne kadar önemi var. Veya bir lastik firmasının. Aslında asıl soru önemi olmalı mı? Neden bir markayı sosyal medyada takip ederiz? Etmeli miyiz?

Çok soru sordum sanırım. Dijital pazarlama alanında yaklaşık 10 yıldır sektörde olan biri olarak zaman zaman benim de düştüğüm hataların başında amaç ile aracı karıştırmak geliyor. Sosyal medya platformlarının ve onları kullanan milyarlarca insanın hangisi araç, hangisi amaç sarmalında tıkanan bir dijital pazarlama sürecine giriliyor çoğu zaman. Sosyal medyada etkileşimde olunan, olunması gereken milyonların sadece sunumlardaki birer rakamı temsil ettiği dijital pazarlama stratejileri. Oysa ki tek bir müşteri bile yeri geldiğinde ne kadar zarar veya fayda sağlayabiliyor.

Araştırmalara bakıldığında herhangi bir kategoride lovemark olan ve tüketicide heyecan yaratan bir avuç marka haricinde diğer marka sayfalarının ve hesaplarının çalışanlar, çalışanların yakın çevreleri ve rakip firmalar tarafından takip edildiğini gösteriyor. Bir de satın alınan silolar var ki çoğu sanal botlardan ibaret. O zaman sosyal medya pazarlaması yapmasınlar mı tabii ki hayır.

Markalar açısından baktığımızda web 2.0 ile birlikte dijital iletişimin karşılıklı olması kavramını tam olarak anlayamayan markaların sosyal medyayı sırf kendileri için yeni bir reklam penceresi olarak görmesi var. Mecranın ana amacına uygun olmayan bir biçimde eski dönemlerde hazırladıkları basın bültenlerinden hallice içerikleri büyük bütçeler harcayarak ve bunu abartılmış, paketlenmiş ve parlatılmış rakamlara göstererek pazarlama yapma çabası. Sunumlarda yer alan bol sıfırlı rakamlara gösterilen reklamların neden kısa ve uzun vadeli ticari amaçlara hizmet etmediği çok sorgulanan bir konu değil.

Geçenlerde yazdığım Cluetrain Manifestosu‘nun ilk cümlesi “Pazarlar konuşmalardan oluşur” diyordu. Konuşma kısmına teoride hepimiz katılıyoruz. Sosyal medya platformlarında müşterileriniz ile birebir iletişim kurabilir, onunla konuşabilirsiniz. İhtiyaçlarını anlayıp ona yönelik çözümler üretebilirsiniz. Tüm sunumların, toplantı arası sohbetlerin ana konularından biri bu söylemler. Ancak son 10 yılda sosyal medya platformlarında markaların iletişim kurma çabalarına baktığımızda gerçekten müşteri ile diyalog kuran, gerçek anlamda pazardaki konuşmaya katılan çok marka ile de karşılaşamıyoruz. Zaman zaman yakalanan bir damar üzerinden insanları eğlendiren veya başkaları ile paylaşmaya değer buldukları içerikler üretilip bolca tüketilse de günün sonunda tek taraflı mesaj iletme kaygısından öteye geçmeyen bu içeriklerin ve büyük yatırımlar ile milyonlar seviyesine gelmiş takipçilerin ticari olarak katkısını gerçek anlamda nasıl ölçümlüyorlar merak konusu.

Bir de pazar yerinin platformlar tarafı var. Silikon Vadisi’nde binlerce süper beyin insanlara çirkin reklamları tıklatmak içn gece gündüz çalışıyor. Çinli platformları saymazsak sosyal medya platformlarının büyük kısmı Mark Zuckerberg himayesine girmiş durumda. Facebook, Instagram, WhatsApp, FB Messenger ekosisteminde neredeyse tüm sosyal medya kullanıcılarının bir şekilde datasını elinde bulunduran Mark ve ekibi bu datayı çok daha fazla reklam göstermek ve gelir elde etmek için her gün yepyeni yöntemler geliştiriyorlar. En son Instagram’da yaptıkları seri değişimler ile kullanıcılar nezdinde hem timeline hem de hikâyeler alanını tamamen reklam çöplüğüne çevirmiş durumda. Belli bir takipçi sayısına ulaşmak markalar için hala büyük hedefler arasında iken paylaşılan içeriklerin takipçilere gösterilmesi için de çok daha fazla yatırım yapmaları gerekiyor. Platformlar en büyük sermayeleri olan kullanıcılara ulaşabilmek için markaları zorunlu rüşvet vermeye mecbur bırakıyor adeta. Google ve diğer dijital reklam mecralarına girecek olursak sahte gösterimler, reklam tıklama çiftlikleri gibi çok daha derin konulara dalmak gerekiyor.

Sosyal medyanın yaygınlaşmasının 10. yılında baktığımızda kullanıcılar tarafında sosyal etkileri yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. Artık Instagram Effect gibi bir gerçeğimiz var. Kullanıcıların mecraları kullanma ve tüketme biçimleri değişmiş durumda. Markaların mecraların dinamikleri hala büyük ölçüde yakalayamadıklarını görüyoruz. Platformlar ise dönüştükleri reklam ve çöp içerik alanları haline dönüşmüş durumda.

Dijital pazarlama hiç olmadığı kadar önem kazanıyor. Ancak dijital pazarlama ile anlaşılan sadece görülmeyen dandik reklamları yayınlamak, sadece marka ekiplerinin hoşuna giden videoları para vererek zorla izlettirmenin ötesinde müşteri ile gerçek anlamda diyaloğa girmek ve bu diyalog sonucunda ürün, hizmet ve deneyimlerin geliştirilmesi olmalı. Yoksa bir markayı neden takip edelim ki?

Kamil Mehmet ÖZKAN


Yolda Gelişmek, Mobil Eğitim Önerileri Dijital Dönüşüm / Pazarlama / Yaşam

Dün okuduğumuz haber bugün eskidi. Geçen yıl aldığınız derste öğrendiğiniz bilgiler bugün güncelliğini yitirdi. Facebook bilinenin aksine sadece sosyal medya platformu değil. Google da sadece arama motoru… “Değişmeyen tek şey değişimdir.” Bunu hepimiz kabul ediyoruz. Ama insanoğlu hiçbir zaman trendlerin, gündemlerin, sistemlerin, ekosistemlerin bu kadar hızlı değiştiği, bilginin güncelliğini bu kadar kısa sürede yitirdiği bir dönemde yaşamadı. En azından yazılı tarihe baktığımızda durum böyle.

İş dünyasında baktığımızda yıllar önce okulda öğrendiğiniz bilgilerin büyük kısmı güncelliğini yitirmiş olmalı. Bu yıl üniversiteden mezun olacak arkadaşlar açıp ilk yıl okudukları kitaplara tekrar baksınlar. Yazılan bilgiler güncelliğini çok büyük ihtimal yitirdi. Daha mezun olamadan geri kaldılar.

İşletmeye başladığım ilk yıl bir bilgisayar ve yazılım kursunun tanıtım için yapılan workshop’a katılmıştım. O gün aklıma kazınan ve bugüne kadar öğrendiğim en önemli bilgiler arasına girebilecek şeyi oradan bir hoca söylemişti. “Biz burada bilgisayarların güncel sistemlerinden daha çok öğrencilere temelde sistemlerin nasıl çalıştığını ve bilgiye nasıl ulaşabileceklerini öğretiyoruz. Bilgisayar yazılımları hergün değişiyor. Eğer bilgiye erişme yolunu, öğrenmeyi öğrenme tekniklerini bilirseniz tüm sistemlerde çalışabilirsiniz. Yeni bir yazılımın tüm özellikleri ile ilgili bilgiyi F2 tuşuna bakarak zaten kendiniz de bulabilirsiniz. Önemli olan öğrenmeyi öğrenmek.” demişti. Önemli olan öğrenmeyi öğrenmek. Ama nasıl?

Kendimize yatırım yapmak için, hobilerimizle uğraşmak için, yeni bir şeyler öğrenmek için zamanımız yok. Hepimiz çok yoğunuz. Diğer yandan yapılan araştırmalara baktığımızda hergün ortalama 16 dakikada bir cep telefonlarımıza bakıyoruz. Zamanımızın büyük kısmını ekranlarımızın başında geçiriyoruz. Yine yapılan araştırmalar bize diyor ki aya çıkan roket sistemlerinden daha gelişmiş işlem kapasitesine sahip akıllı cep telefonlarımızda sadece sosyal medyada dolaşarak veya ağdan kopuk olduğumuz ölü (!) zamanlarımızda basit kurgulu oyunlar oynayarak geçiriyoruz. Sahip olduğumuz bilginin her geçen gün eskidiği, yaptığımız işin tanım ve kapsamının değiştiği veya ortadan kalktığı bir dönemdeyiz. O zaman yatarken bile 2 metreden fazla uzağımızda bulunduramadığımız ve devamlı olarak bakmak, kurcalamak, oynamak zorunda hissettiğimiz telefonlar ile bir şeyler öğrensek fena mı olur?

Geçtiğimiz günlerde iletişim ve pazarlama alanında yeni meslekler ve kariyer fırsatları hakkında bir yazı yayınlamıştım. Üniversitelerde verilen pazarlama ve iletişim derslerinin güncelliği çoğu kez sorgulanırken yıllar önce mezun olup sektörde yönetici konumunda yer alan kişiler için de kendilerini güncelleyebilecekleri kaynakları sürekli takip etmeleri gerekiyor. Madem yepyeni meslekler doğuyor, mevcut meslekler dönüşüyor, gerekli olan yetkinlikler değişiyor. Trafikte hergün bolca vakit harcadığımız İstanbul ve diğer büyük metropollerde mobil cihazlarımızla geleceğe hazırlanabiliriz. Bilgimizi güncelleyip ve taze tutup, dijital dönüşümde öncü adımları biz atabiliriz.

Ben hergün en az 2,5- 3 saatimi İstanbul’un farklı bölgelerine erişmek için trafikte harcayan biri olarak kullanıp fayda gördüğüm programları sizlerle de paylaşmak istedim.

Dijital Pazarlama’ya Giriş: Google Primer

Google, en büyük dijital reklam platformlarından biri olarak dijital pazarlamanın temellerini öğretmek üzere mobilde kullanımı çok kolay bir program hazırlamış. Birincil amacı kendi platformunda yer alan reklam modellerinin nasıl çalıştığını öğretmek olsa da vaka analizleri üzerinden dijital pazarlamanın temellerini de çok iyi şekilde öğrenebileceğiniz bir giriş uygulaması yapmış.

Meslek Edinmek İçin Google Dijital Atölye

Google Türkiye’de ÇSGB, İş-kur ve TOBB işbirliği ile online bir dijital atölye açmış durumda. Burada erişebileceğiniz sisteme giriş yapıp tüm dersleri tamamladığınızda İş-Kur onaylı meslek uzmanı sertifikasına da hak kazanıyorsunuz. Yine tüm örnekler ve sınavlar tamamen gerçek hayatta karşılaşabileceğiniz vakalar üzerinden kurgulanmış. Keşke zamanında okuduğumuz pazarlama ders kitapları da böyle olsaydı.

Apple’ın Ücretsiz Üniversitesi, iTunes U

Apple cihazlarını kullananlara yönelik sunulan iTunes U‘nun ders kütüphanesinden dünyanın önde gelen saygın üniversitelerinin güncel müfredatlarından, TED konferansları ile hazırlanmış tematik müfredatlara kadar hemen her konuda ders yer alıyor. Derse abone olduğunuzda video, ders notları ve ek kaynakları tarayarak müfredatı tamamlayabiliyorsunuz. Tamamı ücretsiz.

Coursera ile yurtdışında üniversite okuyun

Coursera‘da hem web hem de mobil tabanlı olarak dünyanın en iyi eğitim içerik sağlayıcılarından biri olsa gerek. Eş zamanlı olarak yurtdışındaki yüzlerce üniversiteden dersleri takip edebilir, gerçek öğrenciler ve hocalar ile sanal sınıflarda konuları tartışabilir ve bitirdiğiniz derslerle ilgili saygın üniversitelerden onaylı sertifikalara sahip olabilirsiniz. Basılı sertifika ne işe yarar bilmem ama en iyi üniversitelerin hocalarına öğrenci olup en güncel bilgiye herkesten önce erişmek paha biçilemez olsa gerek.

Linkedin Learning: Sadece Bağlantılarınıza Mesaj Vermeyin, Kendinizi de Geliştirin

Linkedin’in akıllı bir yatırımla bünyesine kattığı Lynda.com’da hemen her alanda kendinizi geliştirmeye yönelik içeriklere erişebilirsiniz. Diğerlerinin aksine ücretli bir seçenek olan eski adıyla Lynda.com içeriğine göz atarsanız bir iki bardak kahve fiyatına hem mesleki hem de kişisel beceriler konusunda dünyanın bilgisini size sunmak için hazırlanmış bir hazine olduğunu göreceksiniz.

Bu uygulama ve web siteleri sadece birer örnek. Open Course, Think With Google, Khan Academy, Udemy gibi pek çok öne çıkan örnek sayılabilir. İlgi alanınız ve yaptığımız meslek ile ilgili güncel bilgilere ulaşabileceğiniz onlarca platform mevcut. Cebimizde taşıdığımız cihazlarla dönüşen ve değişen dünyamızda hem mesleki hem de bilgi birimi anlamında güncel kalabiliriz. Yoksa siz hala şeker kırarak mı çok değerli vaktinizi harcıyorsunuz.

Kamil Mehmet ÖZKAN


Bildiğimiz İş Dünyanın Sonu: Cluetrain Manifestosu Dijital Dönüşüm

Cluetrain Manifestosu: “Dünyanın insanları… Güçlü bir küresel sohbet başlamış durumda. İnternet sayesinde insanlar güncel bilgileri paylaşmanın yeni yollarını baş döndürücü bir hızla keşfediyor. Bunun doğrudan bir sonucu olarak da pazarlar akıllanıyor ve hatta çoğu şirketten daha hızlı akıllanıyor.

Bu pazarlar konuşmadan ibaret. Pazarın üyeleri doğal, açık, samimi, doğrudan, komik ve çoğu kez de şaşırtıcı bir dilde iletişim kuruyor. Anlatırken, şikayet ederken, şaka yaparken veya ciddi konuşurken bile insan sesi gerçektir. Taklit edilemez.

Halbuki çoğu şirket, sadece misyon ifadelerinin, pazarlama broşürlerinin veya santral telefonu meşgul olduğunda tekrarlanan nakaratların sakinleştirici ve mizahtan uzak monotonluğundan ileri gidemez. Aynı ses tonu, aynı yalanlar. Bütünleşmiş pazarların kendilerine uygun şekilde konuşmayı beceremeyen veya bunu istemeyen şirketlere saygı duymamasına şaşırmamak gerek.
…” diye başlıyor.

Bu cümleler bugün pazarlama ve iletişim sektöründe bulunan çoğunluk tarafından kabul edilecektir. Çünkü, sosyal medyanın yaygın olduğu, kullanıcıların mobil cihazlarını her 10 dakikada bir kontrol ettiği bir dönemde, iletişimde sınırların kalktığı, sınırsız müşteriye erişimin çok kolay olduğu çağda. Bahsedilen sohbet ortamı zaten yaşanıyor. Gayet normal, bildiğimiz şeyler değil mi?

O zaman daha fazla reklam verelim. Kimsenin varlığından haberdar bile olmadığı ama arka tarafta sayaçların katlanarak döndüğü banner reklamlar olsun. Fenomen kampanyası yapalım. Konu alakasız olabilir ama erişimi çok fazla. WOMM (Word of Mouth Marketing) en etkili silah. Bu silahı düşmanımız, pardon velinimetimiz müşteriler üzerinde kullanalım. Bir hashtag oluşturup sohbeti bir başlık altında toplayalım. Ama içinde markamızın adı da geçsin. Herkes bizi konuşsun. Bir de olumsuz yorumları yok edelim. Bizim sunduğumuz hizmete layık olmayanlar onlar… Bu tarz konuşmaların uzayıp gittiği, hemen her gün toplantı odalarından yükseldiği, ajans ve marka ekiplerinin birbirlerini bu yöntemle motive ettiği bir dönemdeyiz.

Cluetrain Manifesto‘su, sosyal medya platformlarından, bloglardan, web 2.0’dan, mobil cihazlardan hatta internet balonundan çok önce, 1999 yılında farklı şehirler yaşayan dört teknoloji meraklısı ve uzmanın internet üzerinden gerçekleştirdikleri, internetin iş dünyasını ve toplumları nasıl dönüştüreceğine yönelik sohbetleri sonrasında ortaya çıktı.  Bildiğimiz iş dünyasının sonunun geldiğini, insanların artık kendi aralarında sınırsız şekilde konuşmaya başladığını, şirketlerin ise yapay söylemlerle bu sohbete dâhil olamadıkları ve eninde sonunda dönüşmeye veya yok olmaya mahkum olduklarını açıkça gözler önüne seren 95 maddeden oluşmaktadır.

Cluetrain.com sitesi üzerinden yayınlanır yayınlanmaz büyük ilgi gören Manifesto binlerce kişi tarafından imzalandı. İmzalayanlar arasında akademisyenler, pazarlama guruları, mühendisler, öğrenciler, ev hanımları, politikacılar gibi hemen her kesimden insan vardı. Çünkü internette sohbete dâhil olan herkes artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını biliyordu. Sadece şirketler, saklandıkları kurumsal kalelerin ardında, tüzel kişiliklerine güvenerek belki de, bu değişimin farkına varmak istemedi. Hâlâ da olayın vehametinin farkına varmış değiller demek çok da yanlış olmaz. En azından pek çoğu için…

Cluetrain Manifestosu yayınlanmasının üzerinden geçen 19 yıl sonunda baktığımızda, yer alan pek çok maddenin hâlâ geçerliliğini koruduğunu görebildiğimiz bir kehanet gibi duruyor. Sosyal medya platformları ile miyarlarca insan ağda birbiri ile iletişim kurdu ve manifestoda belirtilen pazar, sohbetlerden oluşur önermesi gerçekleşti. Ancak manifestoda eleştirilen ve sohbete gerçek anlamda katılmayı beceremeyen şirketler bu sohbeti sadece kendi soğuk reklam mesajlarını iletmek için bir fırsat olarak görmektedir. Sohbete katılmak yerine hala güçlü oldukları sanayi dönemindeki gibi işlerinin yolunda gideceğini varsaymaktalar. Tek taraflı iletişimlerini sürdürmeye devam etmeye çalışmaktadırlar. Bildiğimiz iş dünyasının sonu maalesef geldi. Dönüşüm başladı. Hem de öyle tek günde geçecek bir fırtına gibi değil, seneler sürecek bir fırtınanın içerisinde iş dünyası. Bir yanda birbiri ile sınırsız iletişimi olan müşteriler ve çalışanlar, diğer yanda korumaya çalıştıkları sanayi döneminden kalma anlamsız sınırlar ve iletişimden uzak yapılar.

İş dünyası bunu kendi kendine yaptı aslında. Askeri amaçlarla başlayan Arpanet ağı bir grup teknoloji meraklısının elinde internet dediğimiz kavrama dönüştü. Dünyanın her yerinden binlerce insan hiç de kolay olmayan yöntemlerle burasını kendi sohbet alanı olarak geliştirdi. Kimisi evine kurduğu sunucularla katıldı bu sisteme, kimi yazılar yazdı, kimi elindeki kaynakları yükledi. Bir süre sonra bu gelişim ivmesi o kadar arttı ki şirketler bu yeni oyun alanını fark ettiklerinde iş işten geçmiş. Aslında hâlâ tam olarak anlayabilmiş değiller. İnternetin sadece daha fazla insana ürün gösterip onlara daha fazla ürün satmaya çalışmanın dijitalleşme olduğunu düşünüyorlar. Sohbete katılmayı bir becerebilseler aslında pazar dedikleri yerde ürünlerini geliştirmek, satmak ve yaymak için ihtiyaçları olan tüm bilgiler konuşuluyor. Sadece onlar farkında değil. Bu dinlememe hastalığı şirketlerden kişilere de geçmiş durumda. Geçtiğimiz hafta bu konuya değinmiştim.

Gündem içinde takılıp kalınca işin aslını ve temelini sorgulamayı unutan bir modern çağ insanı için önemli tespitler de yer alıyor Cluetrain Manifestosu’nda. Pazar, ticaret, alışveriş kavramları binlerce yıldır varlar. Zaman zaman kullanılan araçlar değişse de temelde yapılan mübadele aynı esaslar üzerine dayanıyor. Sanayi Devrimi ve sonrasındaki ekonomik düzenle kaybolan pazarda sohbet kavramı internet ile birlikte hayatımıza tekrar geri döndü. Artık üreticiyle direkt iletişime geçip, bize özel bir ürün siparişi verebiliyor, ürün hakkında uzun sohbetler yapabiliyoruz. Sanayi dönemi şirket-müşteri ilişki kuralları kökten yıkılmış durumda.

Doc Searls, Christopher Locke, Rick Levine ve David Weinberger‘in 2000’li yıllarda yaşaşan ilk internet balonundan hemen önce yayınladıkları 95 maddelik manifesto pek çok yönüyle günümüzde de geçerliğini koruyor. 2009 yılında 10. yıl özel baskısı için yazarların yeniden gözden geçirdiği kitaba göz atmanızda fayda var. Tom Peters‘ın deyimiyle eğer sinirleriniz bozulduysa bu kesinlikle iyi bir şey.

Aşağıda Cluetrain Manifestosu‘nun asansör özetini bulabilirsiniz. Tüm manifestoya www.cluetrain.com adresinden erişebilirsiniz. Ancak ilk 3 maddeyi buraya da yazmak istiyorum.

1- Pazarlar konuşmalardan oluşur.
2- Pazarlar demografik bölgelerden değil insanlardan oluşur.
3- İnsanlar arasındaki sohbetler insancadır. İnsan sesiyle yapılır.

Asansör Özeti

“Ne zaman bağlantılı pazarlar kurum içi ağlarla birbirine bağlanmış çalışanlarla karşılaştığında, internetin yarattığı sürekli bağlantı, işinizin içini ve dışını, yani hedef pazarınızı ve çalışanlarınızı dönüştürüyor.

İnternet aracılığıyla hedef pazarınızdaki insanlar birbirleriyle konuşmak için yeni yollar keşfediyor. İşiniz hakkında konuşuyorlar. Birbirlerine gerçekten insani seslerle gerçekleri anlatıyorlar.

Kurum içi ağlar ile en iyi çalışanlarınızı organizasyon şeması dışında birbirine bağlıyor. Bunlar inanılmaz ölçüde üretken ve yenilikçi. Birbirlerine gerçekten insani seslerle gerçekleri anlatıyorlar.

Pazarlarınız ve çalışanlarınız arasında yeni bir sohbet gelişiyor. Bu onları daha akıllı hale getiriyor ve insani seslerini yeniden keşfetmelerini sağlıyor.

Şimdi önünüzde iki seçenek var. Ya göstermelik kurumsal dil ve gösterişli broşürlerin ardına saklanırsınız.

Ya da sohbete katılırsınız.”

Kamil Mehmet ÖZKAN


Sosyal Ağlarda Birbirimizi Dinlemiyor Sadece Boşa Konuşuyoruz Yaşam / Yeni Medya

En son hangi konuda tweet attınız? Yeni öğrendiğiniz bir bilgiyi mi paylaştınız, yoksa bir konu hakkında görüşlerinizi mi belirttiniz? Eğer öğrendiğiniz bilgiyi sizin gibi düşünen kişiler için paylaştıysanız sıkıntı yok. Ancak bir konu hakkındaki eleştiri ve görüşünüzü o konuda farklı görüşte olduğunuz kesim için attıysanız mesaj verme çabanız boşuna gitti. Çünkü o kesim sizi dinlemiyor tıpkı sizin de onları dinlemediğiniz gibi. Sadece sizin gibi düşünen insanlar için gürültü yapıyorsunuz. Merak etmeyin çoğu bu durumdan rahatsız değil. Sizin gibi hareket ediyorlar. Aşağıdaki gerçek tweetlerin incelenmesi sonrasında görselleştirilmiş grafiğin çok açık seçik ortaya koyduğu gibi.

Twitter ile ilk tanışmamı hatırlıyorum. Teknoloji ve pazarlama haberleri yayını yapan hesapları takip edip her girdiğimde yepyeni bilgilerle karşılaşmak acayip hoşuma gitmişti. Bir gelişme oluyor ve siz onu yeri geliyor haber sitelerinden önce öğreniyorsunuz. Önemli olaylar meydana geliyor, birileri anında sms yazar gibi tweet atıyor ve hemen tüm dünyanın haberi oluyor. Sihirli bir araç gibiydi. Hani ilk zamanlarda dutluk da değildi Twitter ama çok daha seviyeli bir kullanıcı kitlesi vardı. Amaçları daha çok bilgi almak ve paylaşmak olan kesim yoğunluktaydı da diyebiliriz. Daha sonra ülkemiz için Gezi Olayları, öncesinde Ortadoğu için Arap Baharı ile başlayan günümüzde pek çok ülkede yoğun olarak maruz kaldıkları ve politik merkezli tartışmalardan muzdarip olduğu durum gerçekleşti. Mecra politikleşti, söylemler kutuplaştı. Sadece siyaset de değil. Toplumu ve dünyayı ilgilendiren her konuda karşıt fikirlerin yer aldığı yer haline geldi. Kendi siyasi, politik veya dünya görünüşünün savaşını bu mecra üzerinden karşıt görüşlere karşı vermek normalleşirken amacı bilgi edinmek olan kişiler yeri geldi linç edildi. Sadece Twitter değil diğer sosyal medya platformları da aynı dönüşümden nasibini aldı. Ben ve benim gibiler için bu mecraların en önemli faydası ortadan kalkmış oldu.

Yıllardır yapılan benzer araştırmalarda hep aynı sonuç çıkıyor. Çoğu zaman sosyal ağları sadece konuşmak için kullanıyoruz. Dinlemek, empati kurmak, başkalarının fikirlerinin de haklı yönlerinin olabileceği düşüncesi nedense klavye başındaki fikir savunucularının hiç aklına gelmiyor. Normal kullanıcılar olarak biz de zaman zaman dinlemeyi unutuyoruz. Ancak gerçekte olan sizin başkaları için hazırladığınız o ağdalı eleştirel düşünceler aslında karşı mahalleye hiç ulaşmıyor. Konu siyasi, politik, ekonomik, sosyal, kültürel, çevre sorunları gibi ne olursa olsun. Biraz web’in ve sosyal medyanın doğal yapısı, biraz da farkında olmadan hayatımızı şekillendiren algoritmalar bu dinlememe durumu için altyapı oluşturuyor. Algoritmalar ne işe yarar sorusu için şu belgeseli tavsiye ederim.

Konuya teknoloji anlamında yaklaştığımızda, aslında işin temelinde günlük hayatta kullandığımız sistemlerin akıllanmaya başlaması ve her gün bizi daha iyi tanıdıklarını iddia etmeleri ve göreceğimiz içeriklerin tamamına bu algoritmaların karar vermesi var. Bu durum da sadece kod parçacıklarının bizim için oluşturduğu bir filtre balonu içerisinde mi yaşıyoruz kaygısını yaşamamıza neden oluyor. Kaygı duymalı mıyız? Kesinlikle evet. Arama sonuçları, alışveriş önerileri, film ve müzik önerileri derken günlük hayatta tükettiğimiz ve vaktimizi harcadığımız tüm şeylerin temelinde bizi daha iyi tanıdığını iddia eden algoritmalar yatıyor ve bunların çoğu etiketleme ve çoğunluğun hareketlerinden yapılan çıkarsamalara dayanıyor.

Ben de iPad’i kullanmaya başladığım dönemlerde güncel gelişmeleri takip etmek için Zite ve Flipboard uygulamalarını yoğun şekilde kullanıyordum. Benim tüm hareketlerimi takip eden ve benim ilgi alanıma yönelik içerik sunmayı vaat eden bu uygulamalarda (Bir süre sonra Flipboard’un sahibi ana şirket Zite’ı da satın aldı) bir süre sonra sadece benzer konular ve aynı fikirlerin benzer söylemlerinin olduğu kalabalık içerik topluluğuna maruz kaldım. Aynı başlığın arama motorları için süslenmiş başka versiyonları arasında kaybolmaya başladım. Yeni haberler, başlıklar ve gelişmeler göremez olmuştum. Sistem benim ilgimi çekmeyeceğini düşündüğü için göstermiyordu ama beni o kadar da iyi tanımıyordu. Şimdi olabildiğince farklı kaynaktan RSS’ler ile beslenmeye çalışıyorum. Ara sıra çok alakasız kaynaklara girip farklı konularda bilgi sahibi oluyorum. Hakkında iz ve etiket bulunmayan bir konu ile ilgili bugün bile en gelişmiş yapay zeka sistemlerinin tam doğru sonuç verebileceğini düşünmüyorum. Paradoksal olarak bir süre sonra sizin balonunuzun dışındaki haberlere erişiminiz kesilecektir.

Peki arka tarafta çalışan bu algoritmalar bizi manipüle edebilir mi? Elbette. Hem algoritma dediğimiz kurallar serisinin yapısından kaynaklı hem de sistemlerin manuel manipülasyona açık olması bunu gayet mümkün kılıyor. Son ABD seçimleri için Facebook üzerinden yapılan seçmenleri yönlendirmeye yönelik hazırlanmış içerik ve reklamların çok başarılı sonuçlar elde ettiğini gördük. Yine Facebook mühendislerinin seçtikleri belli Facebook kullanıcı gruplarının duvarlarında görecekleri akışları manipüle ederek araştırmalar yaptıkları kazara ortaya çıkmış ve Facebook özür dilemek zorunda kalmıştı. Yine araştırmacıların üzerinde çalıştığı yapay zeka sistemleri Facebook’ta yaptığınız 8-10 hareket üzerinden kişiliğinize yönelik %99’a yakın tutarlılıkta bilgi edinebiliyor.

Algoritmalar doğru kullanıldığında olumlu şekilde de toplulukları yönlendirebilir. Tek şartla. Sürücü koltuğunda etik değerlerden taviz vermeyen birilerine teslim edilirse. Her ticari kuruluş kar elde etmek için kurulduğundan (zorunda değiller aslında) bu olumlu yönlendirme de bir yerden sonra ticari menfaatlerin güdümüne girecektir. Şirketler ve kurumlar toplulukları etkileyen sistemler geliştirirken Etik değerleri de göz önünde bulundurarak faaliyetlerini devam ettireceklerini ancak umut edebiliyoruz. Pek çok noktada bunu denetleme şansımız yok.

Filtre Balonu terimini ilk kez Eli Pariser mi kullandı emin değilim ama 2011 yılında kaleme aldığı “The Filter Bubble” kitabı ve şuradan erişeceğiniz TED konuşması tam da bahsettiğimiz bu internetin ve sosyal ağların çevremizde oluşturduğu Filtre Balonu’nunu çok iyi şekilde açıklıyor. İsteğimiz dışında bizim için dizayn edilmiş içerikleri tüketmenin tam özgürlük olmadığını düşündürtüyor da diyebiliriz. TED konuşmasının başında göreceğiniz Mark Zuckerberg‘in sözünü yıllar önce duyduğumda uzunca süre etkisinden çıkamamıştım. Facebook haber akışının hiyerarşisi hakkında soru soran bir gazeteciye cevabı kabaca: “Karşı bahçemizde ölen sincap bazen Afrika’da ölen kişilerden daha önemlidir.” şeklindeydi. Söz hakkında yorum yapmıyorum bakılan noktaya göre değişen doğruluğu var ama çoğu zaman sorgulamadan tüm zamanımızı ve kazancımızı, yani hayatımızı tükettiğimiz sistemlerin bizi arka tarafta bir grup insanın hayata bakış açılarına göre belirlenmiş hedeflere yönlendirme durumu var. Bunu da hiç aklımızdan çıkarmamız gerek. Neden zamanla timeline akışlarının bozulduğu, neden yüzlerce arkadaşınız varken sadece 4-5 tanesinin güncellemelerini yoğun olarak gördüğünüzü düşünürseniz algoritmalar aklınıza gelsin veya Mark Zuckerberg’in veciz sözü.

Sohbetten girip hayatımızı yönlendiren algoritmalara kadar geldik. İçinde yaşadığımız çağa ve kullandığımız araçlara şöyle genel olarak baktığımızda bilinen insanlık tarihinde hiç olmadığı kadar birbirine bağlı, iletişimin teknik sınırlarının kalktığı bir dönem olmadı. Ancak son 10 yıldaki sosyal medya ve dijital iletişim araçlarını kullanma durumumuza baktığımızda bu sınırsız iletişim altyapılarına sahipken bile birbirimiz ile iletişim kurmada sorunlar yaşıyoruz. Fikirlerimizi karşılıklı olarak paylaşamıyor, bizden farklı düşünen kişilere ve fikirlerine tahammül edemiyoruz. Kendi kurduğumuz ve tek özelliği bizim gibi olan kişilerden oluşan bir balon içerisinde çoğu zaman karşılığı olmayacak şekilde bağırıyoruz. Kendi balonumuzda bile bizi dinleyen birileri var mı emin değiliz. Sadece sanal alemlerde değil gerçek hayatta da aynı durumdayız.

Benim Twitter‘ı kullanma durumuma gelirsek hala ilk günkü amaç ve hedeflerim ile kullanmayı sürdürüyorum. Bilgi almak ve paylaşmak. Kimi zaman öğrendiğim bir bilgiyi paylaşıyorum kimi zaman çok beğendiğim bir makale denk geliyor okuyup yeni birşey öğrenmenin hazzını yaşıyorum. Genel Twitter kitlesine bakılırsa çok sıkıcı bir kullanıcı sayılırım. Takip etmek isterseniz kullanıcı adım @kamilozkan

Kamil Mehmet ÖZKAN


Page 1 of 3912345...102030...Last »